açıkcası "şizofren aşka mektup" kitabını okumuştum ama yazarının adını hatırlamıyordum burda görünce çok şaşırdım çünkü bir ilişkimin bitiminden sonra lemanda okuduğum yazıyla aynı yazarın aklıma nerden gelebilirdi ki
işte o yazısı ben kendi ellerimle bilgisayara aktardım hatası varsa düzeltin lütfen çok sıradışı bir tespit değil ama içimden geçeni aktarmış ya yeter
ARTIK KİMSE VAZGEÇİLMEZ DEĞİL Mİ?
İnsan ilişkileri, özellikle de ikili ilişkiler çok sertleşti. Her şey "kazan ve tüket" mantığıyla yaşanıyor. Herkes birbirini hızla tüketip kırıp döktükten sonra yoluna devam ediyor. Geriye, parçalanmış hayatlar ve hazin öyküler kalıyor. Bu süreç, giderek daha da acımasız olacak diye düşünüyorum. Burada, sanki giden kazanmış, galip olmuş., kalan ise mağlup edilmiş ve başarısız olmuş gibi bir anlayış var. Ne yazık ki tüketim ideolojisi baskısı altındaki insanları algıları böyle. Aslında, kazanmak ve kaybetmek ticaret dünyasının kavramları.
Kaybetmek demeyelim; çünkü bu, ticari bir kavram. "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı yeni kitabımda, ben gidenden çok kalanın öyküsünü ve şiirini yazdım. Beklemek, dişi bir duygu ve daha soylu geliyor bana. Tarih öncesinde de hep kadınlar beklemiş. Erkek kas gücü sayesinde ava çıkarken, kadın mağarasında hep erkeğinin ayak seslerini beklemiş. Adam, avını sırtına atıyor ama sabah yanından ayrıldığı kadına dönmeyebilir de. Güçlü, çünkü avı var. Yandaki mağaraya da bir başka kadına da gidebilir. Orada beklemek, hayal etmek sabretmek dişi bir duygu. Bunu cinsiyet olarak düşünmeyin; bu anlamda erkek de bekleyebilir... Bekleyen erkekse dişil bir ruha sahip olur böylece.
Hep bize acı çektirenleri, bizi terkedip gidenleri, incitenleri hatırlarız ve onlara doğru yöneliriz. Çünkü onları henüz çözememişizdir ama, yanımızdaki insan, bizim için muamma değil, bildiğimiz bir şeydir. Çözdüğümüz insanın yanında da kendimizi daha rahat ve kayıtsız hissederiz. Vefasızızdır, çünkü o, avucumuzun içindedir.
Bu döngüyü erdemli olmak kırabilir. Hassasiyetimizi geliştirmemiz kırabilir. Ama günümüzde, para bütün değerleri eşitledi. Duygular, metalar, alışveriş dünyasının objeleri. Her şey paranın terazisinde tartılmaya başlandı. Dolayısıyla; her iey alınıp satılan bir şey haline geldi. Dikkat edin, metropol insanları bıkkın ve donuk görünür. Mesafeli ve kibirlidirler, paranın hakimiyetinden dolayı. Metropollerde insan tüketici nesnesine, istatistiki bir varlık haline dönüştürüldü. İnsan dediğimiz gross markete giren 2156.nci kişi haline geldi. Artık sayıyla anılıyor insanlar.
İşte, belki de en çok bu yüzden insanları, aşkı son yıllarda daha çok arzular oldu. Çünkü sistem, etrafımıza duvarlar örüyor. Biz bu duvarların içinde hiçbir şeyiz aslında. Bu duvarı yıkıp geçmek ve başkasının aynasında biricik ve vazgeçilmez olmak istiyoruz. Bunu sağlayacak olan da aşktır. Hem biz bu aşk sayesinde değerli, vazgeçilmez ve eşsiz olacağız, hem de aşık olduğumuz kişi bizim için aynı şeyleri ifade edecek.
Bu duygularla yola çıkıyoruz ama, aşkı ararken tıpkı alışveriş dünyasındaki o kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz. Çünkü çok olasılık var şehirlerde. "Denizde balık çok" diye düşünüyor insanlar. Metropol insanı, "şi yan masadaki olmazsa, barda oturan, o değilse şu anda içeri giren kişi benim romantik alın yazım olabilir" diyor be olasıılıklar arasında boğulup gidiyor. Kent bizlere, her şeyi vaat ediyormuş, seçenek çokmuş gibi gösteriyor; ama evlerimize çekildiğimiz de, var gibi görünen şeylerin aslında birer hayal olduğunu fark ediyoruz ve derin bir yalnızlığa düşüyoruz. İşte, kalabalıklar arasında yaşanan yalnızlık bu. Sözde imkanların olduğu bir ortam da, olasılıkların gözümüzü boyaması yüzünden, yanımızdaki insana karşı çoğu kez vefasız oluyoruz.
Adam "sevgilimin gözleri Sharon Stone'a benziyor" diye övünüyor mesela, sanki rakip ürünleri kıyaslıyor. Böylece ilişki, bir tüketici nesne ilişkisine dönüşüyor. Oysa aşk, iki öznenin çok derin iletişiminden oluşur. Ama ticari mantıkla baktığımız da, bir gün yanınıza çok daha kaliteli bir araba gelebilir ve artık bu arabaya geçersiniz. Dolayısıyla, hiç kimse artık vazgeçilmez, biricik eşsiz değil. Sanki her an herkes terk edilebilir. Bu hayat tarzı da insanları son derece çıkarcı, açgözlü ve pragmatik yapıyor. Yaşadığımız bu. Açgözlüyüz ama bir o kadar da yalnızız; çıkarcıyız ama bir o kadar da aşkı özlüyoruz...
Sayı: 2006/16 LEMAN