Kendi yalnizligimda hep yalniz kadinlari düsündüm. Onlarin gözlerinde
yakaris yoktu. Rastladiklari bütün erkeklere, onlara hiç hissettirmeden,aralarinda,ugruna yalnizligi terketmeye degecek biri var mi? diye dikkatle
bakip inceleseler de, bunu alayci bir aldirmazligin ardina saklamayi
basariyorlardi. Yalnizliklarinin, erkeklerin akilsizligindan kaynaklandigina
inaniyorlar, yalnizliklari uzadikça, erkekleri daha fazla küçümsüyorlardi.
Kaç sehirde yalniz dolastim ben, kendi sehrimde dahil, kaç sehirde yagmuru
gördüm, çiçekli parklari, karli agaçlari yapayalniz ve kaç sehirde öpüsen
çiftlere, elele tutusanlara, o neseli gülüslere, kiskanarak degil, hatta
imrenerek bile degil ama kendi yalnizligimi biraz daha fazla, içim ezilerek
hissederek baktim ve kaç sehirde ben ask sarkilarini kimseyle paylasamadan
dinledim. Yasliligin üstüme vuran gölgesi beni artik yalnizligin
yakiciligindan elinden geldigince sakinsa da ben yalnizligi hep bildim ve
hep yalniz erkeklerin, kadinlara bakan gözlerine yerlesen yakaristan, kendi
gözlerimi kurtarmak için çabaladim.
Kasaba azmani, sicak ve tozlu bir sehirde aylar süren bir yalnizlik
sirasinda, kendimi ucuz bir dükkandaki bir tezgahtar kizla, bir kadin sesini
biraz daha fazla dinleyebilmek için lafi uzatirken yakalandigim anda
duydugum utanci hep hatirladim.
Yalniz kadinlarin hemen hemen hepsinin gönlünde, bu yalnizligi
sürdürmelerine neden olan bir erkek gölgesi yasiyordu ve o gölgeyi bir
gerçege çevirmek için bu yalnizliga katlaniyorlardi; yalnizliklari
genellikle çaresizlikten degil bir umuttan, bir bekleyisten besleniyordu.
Evlerine yalnizliklariyla birlikte dönüp, lambalari tek baslarina yakip,
yemeklerini tek baslarina hazirlarken, yagmurun sesini tek baslarina
dinlerken ve bir sarkiyla, bir aniyla aglarken içleri bazen kirginlikla,
bazen sikintiyla, bazen öfkeyle yansa da gene, yalnizliklari, bekledikleri
erkegin içinden çikacagi bir mücevher kutusu gibi duruyordu kucaklarinda. O
kutuyu tasimaktan yorulduklari oluyordu. Bos bir evin sessizligiyle
içlerinin kanadigi oluyordu. Soguk bir yatagin içine girip dizlerini
karinlarina çekerek yattiklarinda, ellerini uzatip yalnizca sahipsiz bir
yastiga dokunmanin canlarini yaktigi oluyordu. Ama o zaman bile, gözlerinde
yakaris, yalnizca, bekledikleri, o derinlerinde hep kendileriyle
gezdirdikleri erkege rastladiklarinda görülüyordu, bir baska erkege
göstermiyorlardi onu. O yakarista bile bir kizginlik ve küçümseme
bulunuyordu.
Bir gün, artik sessiz bir eve, bir baska solugun duyulmadigi
odalara, sabahlari tek basina uyanmaya dayanamadiklarinda yalnizliklarini
terketmeye, beklediklerini gene de gönüllerinde saklayarak bir baskasiyla
olmaya karar veriyorlardi. Yalnizligi ve bekledikleri erkegi terketmeye
hazirlandiklarinda, hatta onu terkettiklerinde bile son bir haber
gönderiyorlar, son bir çabayla gel beni al diyorlardi ve bunu kendi
usullerince, kendi gizli lisanlariyla söylüyorlardi. Ve,ayni O.Henry'nin
hikayesinde oldugu gibi çogumuz bu son çagriyi farkedemiyorduk.
Çok sonralari, içimiz yanarak hatirliyorduk o hikayeyi. O hikayede, biraraya
gelemeyen bir kadinla bir erkek vardi ve kadin bir gün erkege soruyordu. -
Sen ispanyolca biliyor musun? Erkek, birçoklarimiz gibi erkekçe bir
böbürlenmeye kapilarak yalan söylüyor ve "Evet" diyordu, "evet, ben
Ispanyolca biliyorum."
Aradan bir zaman geçiyordu. Erkek, kadinin bir baskasiyla evlenmeye
hazirlandigini ögreniyordu. Dügün günü kadindan bir çiçek geliyordu erkege,yanina konulmus bir kartta çiçegin ispanyolca ismi yaziyordu.
Erkek, o karta bakmiyordu bile. Yillar sonra kadinla erkek yeniden
karsilasiyorlardi ve erkek küskün davraniyordu. Kadin, evlendigim gün sana
gönderdigim çiçegi almadin mi? diye soruyordu.
Aldigini söylüyordu erkek, kadin üstünde çiçegin adi yaziyordu onu okumadin
mi? diye soruyordu. Ve, erkegin onu okumadigini anlayinca da çiçegin ismini
söylüyordu. - Gel beni al.
Kadin son çigligi atmis ama erkek bos bir övünme
yüzünden anlamamisti. O da baska bir erkege gitmisti.
Baska bir erkege gidildigi zamanlarda yalnizlik kalabaliklasiyordu. Eve bir
baska soluk giriyor, lambalari bir baskasi yakiyor, yemekler iki kisilik
hazirlaniyor, dostça sohbetler yapiliyor, yatak eskisi kadar soguk olmuyordu
ama bu kez kadinin kucaginda gezdirdigi mücevher kutusu parçalaniyor,
umutlar yok oluyor ve yalnizlik kadinin içine yerlesiyordu.
Küçümsedigi erkeklerin sayisi artiyordu.
Hem kendisiyle birlikte olan erkegi hem de kendisiyle birlikte olamayan
erkegi küçümsüyordu. Yanindaki erkege duydugu küçümseme yersiz
kizginliklara, uzakta olan erkege duydugu küçümseme ise özleme eslik
ediyordu. Sesine belli belirsiz bir kirginlik ve sinirlilik yerlesiyordu.
Umudunu kaybetmek karsiliginda elde ettigi bir baska insan soluguna, bir
daha bos duvarlara tek basina bakmamak için tahammül etse de bir zaman sonra
kaçinilmaz olarak, içinde bir umut yasattigi yalnizligini özlüyordu.
Birçogu, bir umudu yasatabilmek için o kederli yalnizligina geri dönüyordu.
Aksamlari yeniden soguk ve sessiz evine tek basina gidiyordu.
Birçok sehirde ve kendi sehrinde yalnizligini, bu yalnizligi ugrunda
terkedecegim yeni bir erkek var midir diye çevresine bakip, baktigi
erkekleri asagilayarak yanibasinda gezdiriyordu
Bütün yalnizlar, yalnizligin içinde bir umut besledigini biliyorlardi.
Ve, bütün yalnizlar yalnizligin soguklugunu dokunduklari herseyde
hissediyorlardi. Erkeklerin yalnizliginda bir yakaris, kadinlarin
yalnizliginda kizginlik yasiyordu. "Gel beni al" çiçekleri gonderiyorlardi.
Gidip almak her zaman mümkün olmuyordu. Yalnizlik bazen tek basina bazen
kalabalikla dolasiyordu. Bazen bir kadin sesi çiçegimi aldin mi? diye
soruyordu, bazen de sen kadin yalnizligini bilir misin? diye.
Siz yalnizligi bilir misiniz? Peki siz ispanyolca bilir misiniz?
Çok sehirler gezdim, çok yalnizliklar gördüm, yagmurda tek basima
dolastigim, karlarin arasinda tek basima üsüdügüm, güneste tek basima
yandigim oldu. Ispanyolca bilmedigimi ögrenmek ise yillar sürdü.
AHMET ALTAN
(kristal denizaltı)