Forum Güncel Olaylar fethullah gülen gerçeği...
1 2 3 4 5 7 8 9
2 Kasım 2009 13:55
karalzic
Geçtiğimiz günlerde bu yazımı bu konuyla ilgili bir başlıkta yayınlamıştım... Bazı arkadaşlar yazının bana ait olup olmadığı konusunda tereddüte düşmüşler... Yazıyı Google'dan arattırabilirler... Bir örneğini daha bulamayacakları kesindir. Bu yazım / Araştırmam tamamen kendime ait olup bizzat konuyla ilişkili şahsın kendi eserlerinden derlediğim alıntılar ve kendi yorumlarımdır... Yerel bir dergide yayınlanmış olup tüm hakları bana aittir :) Şimdi sizlerin tartışmasına açıyorum... Umarım seviye hiç düşmeden mantıklı ve düzeyli bir başlık olur...

Saygılarımla...


HOCAEFENDİ / M.FETHULLAH GÜLEN



Din ve dinden çıkar sağlama yolları 1940’lı yılların sonuna doğru siyasilerce yeniden hatırlanır hale geldi. O tarihlerdeki siyasi iktidarın seçim yatırımı amacıyla dizginleri iyice elden bırakması sonucunda “din” siyaset malzemesi olmaya başlamıştı.

Mayıs 1948’de “Sebilürreşat” adlı islami bir dergi “Allah’ın inayetiyle Sebilürreşat ’a başlıyoruz” başlığıyla ve Eşref Edip ‘in imzasıyla yayın hayatına giriyordu. Dergi; 1923 cumhuriyetini ve devrimlerini hedef alıyordu.

Eğitimlerini aynı hocalardan alan Cemalettin Kaplan(Kara ses), Mehmet Kırkıncı ve Fethullah GÜLEN bir yanda yetiştirilirken , Demirel, Erbakan ve Özal diğer yanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde buluşuyorlardı. Molla Said ’in ders vermek için Erzurum’a gönderdiği şahsın dizinin dibine çökenler arasında Fethullah GÜLEN ve Milli Gazete yazarlarından Mehmet Şevket Eygi ’de vardı. Diğer yandan Milli Görüş’ün üstadı Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su ortalıkta boy gösterirken Hoca Efendide kendi çapında dergini dağıtımını yapıyordu.

1950’li yıllar ise Demokrat Parti iktidarının din baronlarına şirin gözükme sevdalarını pusuda bekleyen hilafet artıklarını cesaretlendiriyordu.

Kore Savaşı ile ısınan dünya ; bu savaşın durdurulmasıyla yerini acımasız bir örtülü savaşa bırakıyordu. Artık her yol mubahtı…

Amerika yayılmacılıkla suçladığı Rusya’nın Akdeniz’e inmesini istemiyor, bunun dünyayı felakete sürükleyeceğini savunuyordu. Beyaz Saray ve Pentagon’daki danışmanlar Sovyetler Birliğinin kendi topraklarına daha doğrusu sömürebildikleri kadar topraklara hapsetmenin yolunu bulmuşlardı. Batı Da Yunanistan ile başlayan , İtalya, Fransa, Almanya, Finlandiya, Danimarka vb. ekonomisi güçlü devletlerle bir zincir oluştururken, Doğu’da ise Türkiye ile başlayan İran, Afganistan, Pakistan’la biten bir başka zincir oluşturuyordu.

Batı ülkeleri güçlü ekonomileriyle ve NATO ile çok sağlıklı bir zincirdi. Ancak geri kalmış doğu ülkelerinde aynı şey söylenemezdi. Zira bu ülkelerde Ulusal gelir çok düşük, hızla büyüyen nüfusla beraber işsizlik oranı dünya standartlarının çok üstündeydi. Gelir dağılımı açısından da insanlar arasında inanılmaz farklılıklar vardı.İnsanların Aralarında uçurumlar bulunan bu ülkelerde doğal olarak sınıflar arasında da uçurumlar korkunçtu. Bu durum provokasyonlara maniple edildiğinde iç savaşlara yol açabilirdi. Kore ve Vietnam’da yaşanan bölünmeler bu ülkelerde de yaşanabilirdi. “Öyleyse ne yapmalı?” sorusuna cevapta yine Amerikalı uzmanlardan geldi. Bölge ülkeleri açısından en büyük ve en kuvvetli yapıştırıcı ”DİN” faktörüydü. Aydınlanma diğer bir deyimle sanayi devrimi yaşamamış olan bu ülkelerde sınıfsal anlamda örgütlenme bilinci gelişmemiş halkın tek sığınağı ve dayanağı din olgusuydu. Ve projenin adı konuldu; Yeşil Kuşak !...

Plan şuydu; Dini motiflerin ön plana çıkarılacağı bu ülkelerde, sürekli komünizm tehlikesi işlenecek ve batı bağlamında ve onun güdümünde yapay bir milliyetçilik anlayışı geliştirilecek, istihbarat servislerinin kontrolünde sivil toplum kuruluşları ve buralardan seçilecek kullanışa elverişli kişilerden de sivil milisler oluşturulacaktır. Bu duyguları pekiştirmek için bölge ülkelerinin toplumsal yapıları dini, etnik ve siyasi olarak yapılan analizler sonucunda Korku oluşturulacak ve bu korku tüm bu duyguları diri tutacak ve yine bu korkuyu beslemek içinse küçük kıvılcımlar ve denetlenebilir iç karışıklıklar çıkartılacak, sansasyonel hedefler seçilecekti. Nitekim incelerseniz bu ülkelerde hep böyle olmuştur…

Bizim ülkemizde de işte tam böyle oldu; 1960 ihtilali beklenen sonucu vermişti, 1965 yılında yapılan seçimlerde Adalet Partisi oyların %53’ünü alarak kazanıyor “Yeşil Kuşak” projesi için istenen adamlar başa gelmişti. Ve Demirel ülkenin önündeki 40 yıla mührünü vurmak üzere kendi ağzında uygulanacak programı açıklıyordu; Yabancı sermaye desteklenecek, özel sermayeye yardım edilecek ve geliştirilecek, özellikle Amerika ile yardım anlaşmaları yapılacak ve rejim Komünizme karşı büyük bir savaşa girilecekti.. Öyle yada böyle… Diğer yandan “Yeşil Kuşak” projesinin gizliden gizliye hayata girmesi için dini motifler ufak ufak geliştirilip beslenecekti…İlk adımları başlamıştı;

Nakşibendi tarikatının kurucusu Ziyaeddin Halid ‘in yegane amacı doğuda şeriatçı bir Kürt devleti kurmaktı. Bu arada yine doğu illerimizde bir başka şeraitçi Kürt devleti kurmanın hayalleri ile yetiştirilen biri daha beliriyordu. Bu da nurculuğun kurucusu Kürt kökenli Molla Said ’di.

Molla Said veya asıl ismiyle Said-i kürdi, Kürt Teali Derneği’nin ve Kürt Neşri Maarif Cemiyetinin de kurucularındandır. (Gen.Kur. Bşk. Yayınları / İrticacı Faaliyetler Tarihi) Ona göre Atatürk hadislerin bildirdiğine göre dini yıkacak insandır. Said; Atatürk’ün Nur Risaleleri tokadı sonucu öldüğü hezeyanlarına sarılabilecek kadar ağır, Kuran-ı Kerim’de kendisinden bahsedildiğini, Hz. Ali’nin kitaplarında kendini müjdelediğini iddia edebilecek (Nur Risaleleri 4 ncü Cilt) kadar şiddetli klinik tedaviye ihtiyacı olan paranoid şizofren ve manik depresiftir. Diğer yandan ; “Ben biraderim azamım Şeyh Sait’in intikamını alıyorum, aldım” diyecek kadarda devlet düşmanı, ayrılıkçı ve Şeyh Sait isyanını destekleyecek kadarda haindir!!!

Ve tüm bunlarda sonra hükümetin başında olan Demirel; Said için şunları söylemiştir;

“Said Nursi büyük bir alimdir. Büyük bir Kur’an müfessiridir. Büyük alim değildir diyenin alnını karışlarım”

Fethullah, Gençlerin “İ’la-yı Kelimetullah” şuuru ile yetişmesini isterken, Demirel’de gençlerde aynı özelliklerin olmasını istiyordu.

Demirel ile Hoca Efendi arasındaki bir diğer benzerlik ise ; “Tehlike anında hicret sünnettir” prensibine sıkı sıkı bağlı olmalarıdır. Fethullah; isminin MGK’ya sunulan raporlarda yer aldığı söylentilerinin medya yayılması üzerine hemen sağlık sorunları baş gösteriyor ve bir koşu Amerika’ya gidiyordu. Tehlike geçip, döndükten sonra bu kere de DGM başsavcılığının hakkında soruşturma başlattığının ortaya çıkması üzerine tekrar Amerika’ya sağlık nedeniyle gidiyordu… Demirel’in “Tehlike anında hicret etmesi” ise oldukça fazladır… Hemen hemen her müdahale de Demokrasinin Simgesi olan şapkasını alıp bir çok defa parti binaları arka kapılarından kaçmıştır. (24 Mart 1963, 12 mart 1971)



Ve şimdi tüm bu tarihi incelemeden sonra Cumhuriyetin kuruluş yıllarında baş rolde olan Said-i Kürdi’nin yerine geçen, bazı şeriatçı yazarların “Amerikano İslam’ın dedikleri görüşün tek temsilcisi olan, mütakere yıllarında Amerikan Mandasını isteyenlerle paralel düşündüğünü; “Bu manada inanmış bir insanın Batı karşısında, Amerikan entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez” diyerek ispatlayan ve İslam’da oldukça açık olan evlenme, sakal bırakma gibi konularda İslama muhalif kararlar veren ve bunları rüyalarına dayandıran, ailesinin peygamber soyundan geldiğini iddia eden ancak dedelerinin öz be öz Kürt mü yoksa Kurt mu olduğundan emin olmayan, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören ve “on milyonluk tazminat kazanmak için milyarlarca harcayın, biz bunu karşılarız, Avukat kiralayın , hakim kiralayın.” Diye müritlerine seslenen adıyla şanıyla Hoca Efendi yani Fethullah GÜLEN ’in defterini gelin açalım;



Fethullah GÜLEN ‘in Dedeleri;



Fethullah GÜLEN, dedelerinin, annesinin ve akrabalarının Seyyid olduğunu yani peygamber soyundan geldiklerini söylüyor. İş “hani seçere?” diye sorulduğunda kaybolduğunu söylüyor. Dedelerinden hep ermiş gibi evliya gibi bahsetmektedir.

Dedelerinin namus meselesi yüzünden sürüldüğünü belirterek şunları aktarıyor,

“Bizim sülale bir namus meselesi yüzünden karşı tarafla bir silahlı çatışmaya girer. Halil dedemin kız kardeşi kaçırılmıştır. Vuruşma esnasında karşı taraftan biri ölür. Devlet meseleye el kor. Halil dedem çok suçlu görülmez ki (!!!) sadece sürgün edilir. Önce Hasankale ’ye sonra Korucuk Köyüne yerleştirilir.

Halil Dedem hep Ahlat(Bitlis) ‘a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki Ahlat ’taki mal varlığına hiç dokunmamıştır. Ancak Ahlat ’a dönmek ona bir daha nasip olmayacaktır.

Halil Dedemin çocukları buradaki gayri menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar.

Halil Dedemin oğlu, Şamil Ağa’nın iki çocuğu vardır. Bunlardan biri Süleyman Efendi ikincisi Molla Ahmed ’ tir.

Molla Ahmet benim dedem, Şamil Ağa ‘nın (Gülen) babasıdır. Molla Ahmed ilim ve tavasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış daha doğrusu sırt üstü uzanıp uyumamıştır. Vaktinin diğer kısmını hep ibadet ederek ve çalışarak geçirirmiş. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fiziki görünümün yanında onun bu surete den bir de sireti ve ruh hali vardır.

Onu tanıyanlar günde birkaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler. Onun zuhd ve takvası dillere destandır. Çünkü varlık içinde bir zahid hayatı yaşamıştır. Zira babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken , altınları tas tas paylaşmışlardır. O devirlerde onların bu miras bölme şekilleri çok meşhur bir hadisedir.”

Hoca efendi dedeleri anlatırken bir evliya gibi bahsetmekte onları göklere çıkarmaktadır;

“Dedem şamil Ağa ‘nın babasına benzeyen yönleri vardı. Oda bir ukba adamıydı. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı.”



Fethullah GÜLEN anlattıklarına göre; ortada bir cinayet vardır ama devlete cinayet işlemesine rağmen Halil Dedesini içeri alıp adalete teslim etmek yerine serbestçe Ahlat’ı terk etmesine izin vermiş adına da sürgün demiştir. Ve bu ceza hiçbir kimseye de nüksetmemiştir. Nasıl bir yargıysa???

Diğer yandan Gülen’in dedelerine kalan gayrimenkul satışlarından sonraki 80 bin altını taslarla pay etmelerini anlatmasından sonra insanın aklına bazı sorular geliyor;

-Acaba 80 bin altın gibi o devir için devasa meblağlar olan bu parayı o zor yıllarda kim buldu da verdi?

-Bu ağa veya böylesine zengin ağalar nereden geldiler de verdiler?

-Kan davasına sebep olabilecek bir cinayetten sürülmüş bir adamın gayri menkullerini almaya hemde 80 bin altına almaya kim nasıl cesaret edebildi?

-Gerçekten Halil Dedesi Ahlat ‘tan hangi sebeple ayrılmak zorunda kalmıştı? Cinayet gibi yüzyıllardır çok ağır bir suçun cezası “Tatlı ve Sempatik bir şekilde” –Hadi kardeşim sürdük seni git başka yere- demek kadar hafif olabilir mi?



Ve Gülen dedelerinden öyle bir bahsediyor ki sanki onları görmüşçesine… Oysa Hoca Efendi kendi babası Ramiz ’in bile Molla Ahmed’ i görmediğini gene aynı kitabın 16 ncı sayfasında “Babamın kendi dedesini gördüğün zannetmiyorum” diyerek hem görmediğini söylemekte hem de zannetmeyerek hakkında çok da fazla şey konuşulmadığını, söylenmediğini bizlere açıklamaktadır.

Bir diğer tariflerinden birinde; “Molla Ahmed dedem riyazat ’ı ömrü boyunca terk etmemiştir.” demektedir. Riyazat; tarikatlarda nefis terbiyesi için belli bir süre uygulanan ama sürekli olmayan bir usul olup, dince uygun bulunmamaktadır. Çünkü dine göre insan kendi nefsinden de sorumlu değil midir? Allah Kuran Kerimde “Benim verdiğim nimetlerden yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz.” Diye açıkça bize bunu söylememekte midir?

Biraz daha babasını anlatmaya başlıyor ve tabiki muktedir bir insan olarak ; “Babam Kur’anı otuz yaşlarında öğrenmiş. Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize herkesin hürmet ettiği, iyi molladır dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur’anı ondan öğrenmişti.”

Şimdi; Bütün semavi dinlerde baba veya annenin bağlı bulundukları dini bildikleri ölçüde çocuklarına öğretmek, bilmiyorlarsa bilen kişiler kanalıyla bilgilenmelerini sağlamak dini bir vecibedir. Hele Alim olan kişilerin çocuklarına dini, Kur’an-ı Kerim ’i öğretmemeleri mümkün değildir değil mi? Ama sanırım Gülen’in dedeleri altınları taslarla saymaktan pek buna fırsatları olmamış…



Bir diğer elimizde ki ispat ve belge (tabiki kendi söylediklerini yalanlarsa bizde bunların yalan olduğunu memnuniyetle kabul eder ve kendi tükürdüğümü yalarım) Erbakan’ın dedeleri gibi Gülen’in dedelerinin de harbi görünce cepheye koşmak yerine soluğu daha emin yerlerde almakta sakınca görmemişler. 93 harbinde Gülen’in dedeleri Korucuk ’u terk ederek Sivas ve çevresine yerleşirler. Birinci dünya savaşında ise istikamet bu sefer daha emin bir yer olan Yozgat / Yerköy ‘dür. Millet vatan savunmasında iken Gülen ‘in dedeleri ve cem-i cümlesi rahat bir hayatın peşindedirler. Gülen’e sorarsanız dedeleri çok ızdırap çekmiştir. Kendi ağzından dediklerine göre; kurtuluş savaşı sırasında dedeleri Yerköy’e giderken (yada kaçarken) iki eşekleri varmış. Çocuklardan yürüyemeyecek olanları babaannesi kucağında eşeğe bindirmek zorunda kalmış…..

Ne kadar ızdıraplıdır kim bilir o eşek sırtında birde kucakta çocukla günlerce gitmek değil mi? Kurtuluş savaşı sırasında bu ulusun bağrından çıkan ninelerimiz ayağına giyecek çarığı olmadığı halde soğuk kış günlerinde giyeceklerini “Millet Malıdır” diyerek cephaneye zarar gelmesin diye ona sararken, Gülen’in neneleri eşek sırtında torunlarını taşıdıkları için ser sefil perişan olmuşlar(!!!)…



Doğumu ve Çocukluğu:



Gülen 1938 yılında Erzurum Pasinler ilçesi, korucuk köyünde doğdu. Hayatlarını anlattığı kitaplara göre babası Ramiz Hoca cami imamı, annesi Rabia hanım ise ev hanımıdır. Ancak sıkıyönetim mahkemelerinde babasının çiftçi olduğunu söylemiştir…(!!!) Ailenin ikinci çocuğu Fethullah Gülen’in sekiz kardeşi vardır ikisi kız olmak üzere.. İlkokulu kendi söylediğine göre dışarıdan bitirmiş…

Edirne’de dört yıl vaizlik yapmış. Askerliğini Ankara Mamak ve İskenderun’da tamamlamış. Daha sonra Kırklareli ‘nde bir yıl vaizlik yapmış. 1966 yılında İzmir ‘e vaiz olarak atanmış 1971 yılında geçirdiği kovuşturmadan çıkan af kanunu ile kurtulmuş. 1986 yılında “Yeşil Kuşak Projesinin” emrinde olan Turgut Özal tarafından kendi tabiriyle jesti ile serbest hayata tekrar dönmüştür.

Fetullah, ismini “Fet(h)ullah” olarak açıklamıştı. Oysa 31.01.1986 yılında İzmir Nufus Müdürlüğünden, değişme sebebi ile aldığı 3881 kayıt no’lu kimliğinde ismi; Fetullah olarak geçiyordu. Fethullah; Allah ‘ın Fetihçisi anlamı kazansın ve böylece saf insanlar üzerinde etkisi artsın diye uyanıklık yaparak resmi belgeler dışında kendi ismine (H) harfini tam ortasına gömüveriyordu.

Gülen adının başına Nüfus kağıdı gibi hiçbir belgede olmayan “M” harfi de ekliyordu… (M).Fet(h)ullah GÜLEN olarak monte ediliyordu… Kendisini olağan üstü göstermesinin başka bir yansıması da bu harfin anlamıyla gizliydi. İsmine koyduğu “M” harfiyle ; “Kürt Said ‘in tohumlarını attığı büyük karışımın sonucunda ortaya çıkacak, beklenen Mesih benim” diyordu. Fasıldan Fasıla adlı kitabının 2.cildinin 13.sayfasında Gülen’in bu konudaki hayallerini görebiliyoruz; “Mesihiyetin bir diğer yanı da nasihattir. Aslında; Hz. Mesih’in bir diğer adıda “Nasih”tir. Bu itibarla denilebilir ki ,bir zaman gelecek, bu hususta Hz.Mesih’i temsil eden büyük Nasihler yetişecek….Ve bunlar çağın idrak ve şuuruna göre, Kuranı ve kevni ilimleri cami kürsülerine taşıyacak, birer medrese, birer mektep haline getirecek Hz. Bediüzzaman ‘ın üslubuyla Kuran-ı herkese anlatacaktır….” Peki kim olabilir sizce bu? Tabiki M.Fethullah GÜLEN…

Diğer yandan Gülen dedelerinin Bitlis ‘ten kovulurken babasının da imamlık yaptığı Avlar köyünü terk etmek zorunda kaldığını söylüyordu.. Ve bakın nasılda gözü yaşlı;

“avlar İmamımın hatıralarıyla süslü o beldeden babamın ayrılışı benim çok ağrıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden Avlar ’dan ayrılıp köye dönmesi, reçberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu adlı küçük bir köye gitti orda imamlık yaptı. Daha sonrada Erzurum ‘a yerleşti. Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım.” Demektedir.

Şimdi;

Bilindiği üzere özellikle doğu illerimizde imamlar en saygın insanlardır. Bir imam imamlık yaptığı bir köyden niçin ayrılmak ve imamlığı bırakmak zorunda kalabilir ki?

Hiç şüphe yoktur ki bir imamın imamlık yaptığı yerden kovulması imam-cemaat ilişkileri tarafından incelendiğinde pekte alışılageldik bir durum değildir?

Böyle olmasına rağmen Gülen “Küçük Dünyam” adlı kitabından babasının ayrılmak zorunda kalmasında hiç ama hiç bahsetmemiştir?

Oysa bu son derece ciddi ve mutlaka aydınlatılması gereken bir konudur. Gülen niçin ve neden aydınlatmamaktadır bu konuyu hiçbir yerde?

Çünkü bir imam imamlık yaptığı yerden kendi isteği dışında;

İmamlığa ehliyeti olmamasından,

Ahlaki yönden bozuk olmasından,

Mevcut rejime sisteme muhalefetinden,

Bulunduğu yerde huzursuzluğa neden olmasından,

Yada o kisve altında başka bir dini ya da sapık bir cereyanı empoze etmeye çalışmak gibi davranışlardan birini ve bir kaçını sergilemek eylemlerinden dolayı ayrılmak yada kovulmak durumda kalmaktadır.

Ve gülen bu konuda hiçbir açıklama yapmadığından dolayı olay hala esrarını korumaktadır. Esrarını koruyan sadece bu mudur ki? Tabi ki hayır! Ne ilginçtir ki Gülen’in Sadi Efendi ile de arası bozuktur. Peki Sadi Efendi kimdir?

Sadi Efendi, Gülen’in adından çok sık bahsettiği bir bakıma, kendisini açıklama ve lanse etmede adeta referans olarak kullandığı ve Küçük Dünyam adlı kitabının yazılışından çok önceleri ölmüş Avlar İmamımın oğludur. Kitaptaki açıklamalara göre o sırada Sadi Efendi, Erzurum’un kurşunlu camine bağlı kurslarda talebe olarak okumakta, Gülen’de Sadi Efendinin talebeleri arasında bulunmaktadır.

Gülen kendisini yalanlama veya tasdik etmek durumunda olamayacak yıllar önce ölmüş bulunan Avlar İmamını kendisine referans olarak gösterirken gene ne gariptir ki onun torunu olan Sadi Efendinin hocalık yaptığı kurstan ayrılmak zorunda kalışının açıklayarak her zamanki tenakuza düşmektedir.

“Sadi Efendi ile aramızda bir huzursuzluk oldu ve medreseden ayrılmak zorunda kaldım…”

Ancak bunların neler olduğunu açıklamamaktadır… Ve yine esrarını korumaktadır… Oysa yine Gülen’in kendisinin de söylediği gibi bir medrese öğrencisinin medreseden ayrılmak zorunda kalması önemle irdelenmesi gereken bir konudur. Hem Gülen; Avlar İmamının sevdiği biri değil miydi? O zaman onun torunu tarafından neden medreseden kovuluyordu?

“Taş Mescide gittim. Oranın imamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfettin Efendinin ikinci bacanağı. Benim medreseye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara “Bu Ramiz’in oğlu buraya niçin girip çıkıyor! Sakın onu medreseye almayın” demiş. Oradan ayrılmak zorunda kaldım.”

Dikkat edileceği üzere taş mescit imamının yani Cemal Efendinin daha açık bir deyişle Avlar İmamımın oğlunun kullandığı ifadelerde son derece ilginç ve pek çok soru işareti içermektedir…

“Bu Ramiz’in oğlu buraya niçin girip çıkıyor! Sakın onu medreseye almayın”

Gülen yine bu konuda da hiçbir açıklama yapmamış ve bunun da üzerine esrar perdesi örtülmüştür.

Gülen’in çocukluğu ile ilgili muamma yaratan söylevlerine devam edelim. Küçük Dünyam adlı kitabın 42. sayfasında yer alan olayı kendi ağzıyla dinleyelim.

“Sene 1941… Üç yaşındayım… Damın üzerinde oturmuş gelip gidenleri seyrediyorum. Bu arada askerlerde gelip gidiyorlar. Aralarında konuşuyorlar ve şakalaşıyorlardı. O devirde askerlerin başına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz Amerikanvari kepler de vardı. Ben sebebini bilmediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.

İlk gördüğüm sipersiz kepin bendeki bu hatırasını ve izlerini hiç derin unutmam… İşte ben böyle damdın üzerinde oturmuş seyre koyulmuşken birisinin başında sipersiz bir kep gördüm. Bu diğerlerinden onu ayırtan en belirgin özellikti. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessümü insiyaki bir cebrilikle üzerinde toplandı. Sanki o anda gözüm başka kimseyi görmüyordu. Neden ve niçin bu kadar dikkatimi çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi vardı? Yoksa o asker kıyafeti diğerlerinden ayrı mıydı? O ara birisi o ere Ebu Talip diye sesleniverdi. İşte o zaman bu er benim gözümde büyük bir kahraman oluverdi.

Babam o dönemler evde Ebu talipten bahsediyordu. Ondan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talip hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Babama olan saygı Ebu Talib’ ede saygımı besliyordu.

Meğerse o babamın devamlı bahsettiği Ebu Talip şimdi benim karşımdaydı. Zat 14 asır önce yaşamış ama ben bilmiyordum. Gözümde bir kahramandı o benim. Çünkü onun başındaki kep ki; ben onu bere olarak düşünüyordum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir baş kaldırışın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu. O anda dedem Şamil Ağa ‘nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyordu. Jandarma korkusundan dolayı başına siperli şapka takan köylülerle dedem arasında farkı bu askerlere tatbik ediyorum. Babamın da sarıkla dolaşmasın bu çağrışıma ayrı bir buut kazandırıyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum. Ve bunun liderliğine de Ebu Talip’i oturtuyorum.”

Gülen bu ince tahlilleri bir dam üzerinde ve üç yaşında yapıyor… Ve dam üstünde üç yaşında yaptığı bu ince tespitlerle Gülen’in olağanüstü görünme gayretlerinin ne denli bir saplantı olduğunu da gösteriyor. Bunun yanında o üç yaşındaki çocuk ki evde konuşulanları özümseyip analizini yapıyor ve yeri geldiğinde değerlendirme yetisiyle kendi yorumunu da üzerine ekleyebiliyor… Bunda ne var ki diyorsanız.. Haklısınız.. Üstün zekalı bir çocuk olup hatırlayabilir… Bazen bizler bile eğer seçilmiş insan değilsek kareler halinde yada anlatılanları kafamızda canlandırarak o dönemleri hatırladığımızı iddia edebiliriz.. Müspet bilim bunu fenle ispat ediyor zaten…Ama neyi? Hatırlama yetisinin dört yaşından sonra başladığını……

İsterseniz bir de bu “Hatırlama Yetisini” Gülen’in ağzından dinleyelim,

“Benim ilk Kuran hocam validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşında Kuran okumayı öğretmiş bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verildi bu biraz canlanıyor gözümde. Biriside bana “Senin düğünün oluyor” dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu var.”

Evet… Daha üç yaşındayken sözde yaşadığını söylediği siperli-sipersiz şapka ile ilgili olarak akıllara durgunluk verecek bir hafıza ve zeka örneği sergileyen ve böylesi bir değerlendirmeyi yapabilmek içinde o yaşında bir çok siyasi ve felsefi kitap okuyup yorumlayabilmesi gereken gülen, her nedense Kuranı dört yaşında öğrendiğini ve bir ayda hatmettiğini annesinin sözleri ile ancak hatırlayabiliyor. Bahsi mevzuu olan bir gece uyumadan önce okunup unutulacak bir kitap değil…Kutsal Kuranı kerim Arkadaşlar.. İnsan bunu ezberlediğini nasıl hatırlayamaz? Hani olağan üstü zeki bir çocuktu ve analizleri üç yaşında olsa bile bu kadar sağlamdı? Haklısınız bende sizin gibi düşünüyorum…Ve kendisini yine kendi söyledikleriyle yalanlamış oluyor.

Çocukluğu ile ilgili olarak Kuranı Kerim öğrenmeyle alakalı o günlerden bir anısı daha bizlerle paylaşmış Gülen;

“O devirde Kuran okutmak yasak olduğu için annem beni gece yarısı uykudan kaldırır ve bana Kuran öğretirmiş. Zaten bütün köyün kadın ve kızlarına da validem öğretmiş. Esasen tek başına kadının 15-20 kişiye sofra kurduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kuran öğretmeye vakit bulabilmesi hakikaten zor bir meseledir. Buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızını geceleri de bana Kuran öğretmesi hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışmak örneğidir…”

Bu anlatımlardan anlıyoruz ki annesi de dedesi ve babası gibi olağanüstü yeteneklere sahip.. bir itirazımız yok cefakar anne örnekleri tarihte her toplumda vardır. Fakat Gülen konuşmasının başında ne diyor “O devirde Kuran okutmak yasak olduğu için annem beni gece yarısı uykudan kaldırır” tamam ama seni gece yarısı sessizce gizlice kuran öğreten insan gündüz tüm köyün kadın ve kızlarına nasıl Kuran öğretebiliyor? Gülen bu aynı sayfada dediklerinden sonra yine kendisi kendisini tekzip ediyor, sözlerinin güvenirliğini, doğruluğunu ve ruh sağlığı konusunda insanlarda ciddi şüphelere neden oluyor.

Aynı Gülen aynı kitapta 33 ncü sayfada bu sefer başka bir çelişki yaratıyordu;

“yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğim de yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim”

Fethullah Gülen 7-8 yaşlarında kaç sene okula gittiğini hatırlamıyor ama üç yaşında siperli sipersiz şapkalarla ilgili yaptığı tehlikeli değerlendirme ve yorumları çok net hatırlıyordu… Söyler misiniz bana bu nasıl bir çelişkidir? Bana bunu kim nasıl izah edebilir? Neyse biz Hoca Efendiyi dinlemeye devam edelim;

“Öğretmenlerimden birisi aşırı din düşmanıydı. Benim teneffüsler de dahi namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazımı kılardım. Adımı Molla koymuştu. Bütün sebepte namaz kılmam.

Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmını yanlış kılmışımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım.”

Gülen kitabının 42 sayfasında görüleceği üzere 1942 yıllarında yani dört yaşlarında tek parti döneminde Kur’anı gizli gizli gece yarısı uykudan kaldırılarak öğreniyor ama ne enteresandır ki; yine aynı Gülen kitabının 33 ncü sayfasına gelindiğinde aynı dönemlerde namazını okulda hemde sıraların üzerinde kıldığını anlatmakta, din düşmanı öğretmeninin ona “Molla” dediğinden bahsetmektedir. Kuran okuduğu için jandarmadan kaçan gülen aynı devletin okulunda hemde sıraların üzerinde hemde öğretmenine karşı çıkarak namaz kılıyor ve hiçbir şey olmuyor, gerçekten ama gerçekten çok ilginç…

Gülen’in çelişkileri bitecek gibi değil! Dört yaşında namaza başladığını belirtip, o dönemlerde hatalı kıldığı namazları kaza ettiğini söylerken dini bilgisi hakkında da şüpheler doğuruyor. Oysa en cahil Müslüman dahi bilir ki namaz “baliğ” olduktan sonra farzdır. Ve baliğ olmadan önce alışmak suretiyle kılınabilecek namazların hatta şüphesiyle “Kaza” sının kılınması söz konusu değildir. Bu sözler maalesef Fethullah Gülen’in sahip olduğu din bilgisi yönünden ciddi kaygılar uyandırmaktadır.

Hoca Efendinin annesi de Kuran aşığıymış ama nasıl oluyorsa çoçuğuna İslami veya Türk ismi değil de, Hristiyan inancına ait bir isim veriyor; Mesih !

Diğer yandan Gülen “Küçük Dünyam” adlı kitabında anlatımlarından anlaşılıyor ki, ne annesi nede otuz yaşından sonra Kur’an öğrendiğini belirtilen hayatında sarıksız gezmeyen babası Ramiz Kur’an ilmine vakıf değiller… Nasıl mı? Buyurun kendi ağzında muammaları okumaya devam edelim;

“Bana hafızlığımı babam yaptırdı. İlk Arapça hocam da babamdı. Bana emsile ve bina’dan bir miktar okuttu. Ev işleri yapıyor, hayvanlara bakıyor, bu arada da günde on sayfa Kur’an ezberliyordum. Bir kış içerisinde hafızlığımı tamamladım. Hafızlığımı tamamladıktan sonra da talim ve tecvit okumak üzere oturduğumuz Avlar ’dan 7-8 kilometre uzaktaki bir zata gönderildim. Her gün bu kilometrelerce yolu kat ederek talim ve tecvit öğreniyordum.”

Şimdi işin bilimsel kısmına bakalım; Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınlarının “Hafızlık ve Tecvit” adlı yayını bu konuda neler söylüyor;Kur’an öğrenmek ve hatmetmek için (ki bunu sıradan bir cami hocası da bilir) önce Mehreç ardından Tecvit ilminin öğrenilmesi gerekir. Yani Kur’an mehreç ve tecvit ilminin ışığı altında okunur, hatmedilir ve hıfz edilir. Aksi mümkün değildir. Çünkü ayetler kesinlikle yanlış okunur, yanlış okumak günah olduğu gibi kılınan namaz da doğru olmaz. Yani Emsile ve Bina dersleri, Talim ve Tecvit’ten sonra gelir.

Yani Talim ve Tecvit hafızlıktan sonra öğrenilmez! Önce Talim ve Tecvit sonra Kur’an okuma ve hafızlık gelir. Hiç kimse bu usulün aksini iddia edemez. Talim;Arapça harflerin nereden çıktığını gösteren ders iken, Tecvit’te; Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur’an-ı Kerim ‘i hatasız okumayı öğreten bilimdir.

Gelgelim Hoca Efendi coştukça coşmuş nasılsa ona inanların bunların peşine düşmeyeceğinden iyice kasnaktan dışarı dışarı konuşmayı kendine alışkanlık etmiştir ancak bilim bunun %100 yanlış olduğunu bağıra bağıra söylemektedir. Devam edelim…

Babası hoca olan bir insan yani çok basit olan Kur’an derslerini bilmesi gereken bir hoca olan bir babanın oğlu bu basit dersleri almak için neden her gün 7-8 kilometre yol gitsin? Evet, birde annesi var ki Hoca efendinin tüm köye kasabaya Kuran öğretiyor ama çocuğu bu basit dersler olan Talim ve Tecvit için hacının birinden öğrenebilmek adına 7-8 kilometre yol gidiyor. Neden? Çünkü bilmiyorlardı Efendiler !!! Gülen’in kendi söylediğini kendi yalanmasına bir örnek daha okudunuz… Bunlarla kalmayacak ama okudukça şaşıracaksınız…



Dini Eğitimi;



Fethullah Gülen ne kadar din eğitimi aldı? Daha açıkçası Fethullah Gülen’in küçücük bir köy camine imam olabilecek yeterlilikte bir dini eğitimi var mıdır?

Bu sorunun cevabı yine Gülen’in “Küçük Dünyam” Adlı kitabının satır aralarına sıkışmış bir cümlesiyle cevaplanmaktadır; “Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene okudum” bu cümle içinde geçen şu iki kelime oldukça ilginç; “Ciddi Şekilde…”

Bir bakıma bu iki kelimeyle Gülen’in anne ve babasından ne derece ciddi (!!!) bir eğim aldığı da ortaya koymaktadır. Fetullah, tarihin kendi kendisiyle çelişkiye düşme konusunda yetiştirdiği ender şahsiyetlerdendir. Kendi sözleri ile kendini adeta yalanlamakta zora düşürmektedir.

Oysa İslamiyet’in ne yüce bir din olduğunu kavramış alimler ;”Kur’an-ı Kerim ‘i anlamak ve anlatmak yani kürsülere çıkmak için 72 yardımcı ilmi ve 8 temel ilmi öğrenmek lazımdır” demektedirler. Ve yine alimler, istidadı çok olanın en az ın sene ilim tahsil etmekliğinin gerekli olduğuna işaret etmektedirler.

Gülen’in gerekli eğitimi almadan ortaya çıkışı kendini sıkıntıya sokuyordu. Nasıl ki? İşte belgeler; 1959 yılı vaizlik sınavına giren Fetullah Gülen Diyanet İşleri reisliğinin Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetinin 196 sayılı belgesine göre; Ayet-i Kerimeden zorlanarak ancak 6 alabiliyor, Kelam’da ise beşi zor buluyordu. Oysa Küçük Dünyasında dört yaşında Kur’anı hatmettiğini ve namaza başladığını çok büyük bir övünçle anlatıyordu.

1966 yılında asaletini tasdik edilmesi için kendisinden bir risale istenir. Her türlü kaynaktan ve konuların uzmanlarına danışması da serbesttir. Gülen risalesini hazırlar ancak baştan sona hatalarla doludur. Baka baka yazdığı risalesinde ilk mektep talebelerinin dahi yapmayacağı hatalara düşüyor ve Allah ‘ın sıfatlarını dahi eksik olarak yazıyor dört yaşında Kur’anı hatmediğini söyleyen Gülen geçemiyor ve kalıyordu.

Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı 20 Mayıs 1966 yılında 27559 sayılı bir yazıyla ikinci bir risale daha istemek zorunda kalıyordu.

Aynı Gülen tazminat almak için dava açtığı Gazeteci-Yazar Ergün Poyraz ‘ın hakkındaki iddialarını yalanlayamamış ve üstüne “Saygın bir Din Görevlisi Emeklisi” olarak başka bir tazminat davası açmıştır ancak buda devlet arşivlerine girildiğinde kendisinin Diyanetten Emekli olmadığı 16.03.1990 tarihli hizmet belgesinde yer alan bilgilere göre 20.03.1981 yılında istifa etmek zorunda kalmış daha sonraki başvurusunun da kabul edilmediği ortaya çıkmıştır.

Bunun yanında kariyeri ilgili bir başka arşivlik belge de; İzmir’e merkez vaiz olarak atanmışken İl sınırları içinde vaizlik yapmak istemesi İzmir Valiliği tarafından 22.01.1972 tarihli 7-4722/22 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığına gönderilen bir yazıyla “Muzur” faaliyetleri görüldüğünden dolayı İzmir’de görevine devamı sakıncalı görülerek il dışına atanması isteniyordu.



Gülen’in İnkar Ettiği Rapor;



Fethullah Gülen, hakkında istihbarat birimlerince hazırlanan ve Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı gibi makamlara da iletilen bilgi notundan belirtilen, psikiyatri kliniğinden aldığı raporu sürekli reddediyor ve “böyle bir rapor varsa ortaya çıkarın” diye iddialı bir şekilde konuşuyordu.

Gülen’e kendine olan yakınlığı ile bilinen “Aksiyon” dergisinin 6-12 Haziran 1998 sayılı nüshasında yine kendi ağzından “Allah Aşkın ve lütfen bu raporu ibraz etsinler…!” şeklindeki açıklamalarıyla Psikiyatri Kliniğinden aldığı raporu inkar ediyordu.

Oysa dürüst, namuslu güvenilir din adamı vs. vs. olarak tanıtılan Gülen bu raporu almış, rapor eski tarihli olduğu için “imha edilmiştir” şeklindeki düşüncesiyle de gerçeklere takla attırmaya çalışmıştır. Şimdi Gülen’in “Allah Aşkına ve lütfen bu raporu ibraz etsinler…!” şeklindeki isteğini de kırmadan raporu ibraz edelim:

“Eyüp Hükümet Tabipliği, 27.02.1981 tarihinde Gülen’de gördüğü psikolojik bozukluklar üzerine kendini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine sevk etmiş. Burada Uzman Doktor Müfit Uğur ekibi ile birlikte Gülen’in şikayetleri doğrultusunda kendisine “Reaktif Anksiyete Hali” teşhisi koymuş, 20 gün yatak istirahatı vererek ilaçlarını düzenli olarak kullanmasını ve tedavisi aksatamamasını istemiştir.

Gülen’in hastalığının Türkçe’si; “sürekli tekrarlayan korku” dur. İşte bu nedenle Gülen ismi tutanaklar da geçtiği gibi ülkemizde doktor yokmuş gibi sağlık problemlerini bahane ederek soluğu Sam Amcanın yanında almaktadır.



Gılman ’da Ne Ola Ki?



İslamın emirleri aksine evlenmeyen ve bu hareketini maskelemek için dinin kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye kalkan Gülen, 1990 ve 91 yıllarında Hisar ve Yeni Cami ‘de verdiği vaazlarında Allah ‘ın kendilerine öte de, orası neresiyse kendilerini Behçete, Nedrete ve en önemlisi olan Gılman ’lara uyaracağını üzerine basa basa vurguluyordu…

Behçet ile Nedreti bir kenara bırakıp “Gılman da ne ola ki?” diye yine kendi cemaatlerinden yani bir Nurcu ’nun yazdığı “Yeni Lügat” adlı sözlüğe baktığımızda Gılman ’ın karşılığının “Bıyığı terlememiş erkek çocuk” tanımını görürüz… Ve Gülen’e bir kere daha sorarız; “Tüyü bitmemiş erkek çocuklarına sulanmak dinin neresinde var?...”



Bunun yanında cennet ve vaat edilenler hakkında 25 Ocak 1995 tarihinde Sabah Gazetesinden Nuriye Akman ile yapmış olduğu söyleşi de, sanki Allah’ın Özel Kalem Müdürü edasıyla neredeyse cennete giren çıkını kendisi belirlercesine cemaatine top yekün cenneti müjdeliyor;

“Ben cehennemin önünde kollarımı açmış, sel gibi akan insanları durdurmaya çalışıyorum. Sonunda dayanamadım kenara çekildim. Vallahi(!!!) bu cemaatten hiç kimse onların içinde yoktu.”

Ki bu söylevine karşılık; Hz. Muhammed (SAV) öve öve göklere çıkardığı sahabelerinin ancak 10’una cenneti müjdeleyebiliyorken Gülen tüm cemaatini peşinden götürüyordu cennete… Fethullah Gülen kim? Mürşit mi? Müçtehit mi yani din yenileyicisi mi yoksa yeni bir dinin peygamberi mi?



Fethullah Gülen Mason mu?



İşte gerekçelerimiz;

Masonlukta mertebe; çıraklık, kalfalık ve üstatlık olarak sıralanmaktadır. Gülen’de sıralamayı yaparken, çıraklık, tilmizlik yani kalfalık ve nihayet üstatlık olarak yapmaktadır. Masonlar aralarına hiçbir zaman bir kadını kabul etmezler. Gülen’de hayatında hiçbir zaman kadınlarla muhatap olmama prensibinin olduğunu defalarca açıklamıştır. Bu prensip İslam inancına taban tabana zıttır. Bu durum, ya mason inancı yada bir kısım papazların inancına uygundur.
ABD-Irak savaşında, gönlünün ABD ‘den yana olduğunu söylüyor, Irak’ın tepesine binlerce bomba yağıp Iraklı çocuklar ölüp, aç ve açıkta kalırken kılı kıpırdamazken, İsrail’e atılan iki bombadan sonra ölen çocuklar için salya sümük ağlıyor. Ve daha da ileri gidip Hz. Muhammed’i gene o meşhur rüyalarından birinde gördüğünü ve onunda gönlünün İsrail’den yana olduğunu söyleyip, Şeriatçı dergileri bile isyan ettiriyordu.
Gülen bir Milletvekili arkadaşıyla hac’da , arkadaşının kutsal topraklar üzerinde, Allah ve onun resulünün sevgisini göstermek için yerlerde kendi deyimiyle eşek gibi yatıp yuvarlanmasını gözyaşlarıyla anlatıyordu. Oysa orada eşekler gibi debelenerek saygı ve sevgi gösterilemeyeceği bizim inancımıza göre gayet açıktır. Yapılacak hareket adam gibi ibadet etmektir. Zira “Eşek gibi” benzetme bize göre aşağılamaktır. Ama masonluğun kökü olan Yahudi inancında Eşek kutsal bir hayvandır. Tevrat’ta yani eski ahit’te eşeklere methiyeler düzülmüş eşek için kuzuların bile kurban edilmesi istenmiştir.
Yine Tevrat incelendiğinde görülecektir ki; gerekli gereksiz her yerde “Rica ederim” sözü yer almaktadır. Aynı hal, Gülen’in kitaplarında da fazlasıyla yer bulmaktadır.
Gülen’in üstadı Molla Said ’in kendini peygamber olarak göstermeye çalıştığı ve sav’larını kanıtlamak için “Kur’an ’daki ayetler benden bahsediyor, Hz. Ali beni müjdeliyor” diyerek gösterdiği cifir veya ebced hesabı da bir Yahudi inancı, Yahudi uydurmasıdır. Harflerden anlamlar çıkarma ve yorumlar yapma işine ise Hurafelik denir.


Prof. Fuat Köprülü Hurafeliğin doğmasının da, Yahudiler tarafından ortaya atılan akımların en başta rol oynadığına işaret eder. Nurcular ise kutsallıklarını ispat için sürekli olarak bu hesaplardan yararlanırlar.



Gülen ‘in Saygı Anlayışı:



Fethullah Gülen, kendi anlatımlarına göre herkese, her şeye karşı sonsuz bir saygı içindedir. Gülen, bu konudaki görüşlerini şöyle dile getiriyor.

“Sadi Efendinin yanından ayrılınca Kemhan caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak bir sandığım vardı. Bu medrese isimlerini aklımda kalan bir Halis’le Muhyiddin var. Halis bize çok iyiliği dokunan Avlar ağalarından birinin oğluydu. Yine beş altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse yatacak yerimiz kalmazdı. Çok dar bir yerdi. Burada unutamadığım bir anım var;

Yatmak istediğim de bir baktım ki; ayağımı arkadaşlarımdan birine uzatmam gerekiyor;saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyordu o hiç mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim bir tek yön vardı; oda korucuk istikametine geliyordu. Ve ben Babam Korucuk ’ta olabilir ona saygısızlık olur diye düşüncesiyle o tarafa da uzatmadım. Bir kaç gece böylece uyumadan oturdum.”

Her konuda böyle saygılı olduğunu açıklayan Gülen, Camii ‘de yaptığı konuşmanın sonucunda burnundaki sümüklerini sildiği mendilini bir sapığın “At!!” demesi üzerine “Değmezsin…” diyerek minberden cemaatinin üstüne atıyordu.Bu olay gazetelere yansıyınca hemen ertesi günü Zaman gazetesinde özetle şu şekilde cevap veriyordu;

“…Hemde camii kürsüsünde, müminlerle bütünleştiği ve tepeden tırnağa uhrevileştiği özel bir anda. Ama ne de ah ne olurdu? Demeden edemiyorsunuz. Çiçek atmayı, mendil vermeyi anlasalar en azından anlamaya çalışsalar…”

İnananın bana bende peygamber makamı olarak kabul edilen bir makamda ve bir de Allah ‘ın evinde, burnundaki sümükleri mendile boşaltarak, müminlerin üzerine atmadaki kerameti kavrayamadım???



Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu?



Fethullah Gülen, Küçük Dünyasında adeta kendisini evliyalar üstü gösteriyor. Arkadaşlarının yattığı yöne yatmıyor, giydiği çoraplardan, kullandığı mendillere kadar bir çok eşyalarını daha küçüklüğünden beri çok büyük alim olacağı bilindiğinden aile efradı ve diğerlerince kapışılıp saklanıyor ve hatta babası daha ona saygısından yanında sigara içmiyor, aynen kendi ağzından kitabında söylediği gibi;

“Diyebilirim ki; benim hakkımda ilk Hüs-ü Zan besleyenler, arkadaşlarımdan da evvel, aile efradım olmuştur. Mesela babamın bana çok Hüs-ü Zan vardı. Hep bahsettiğim gibi yanımda sigara içmezdi. O ki bana Arapça okutmuş, bana hafızlık yaptırmıştı…”

Kısaca bir karıncayı incitmek şöyle dursun, değil bir karınca bir pireye haksızlık yapmadığını, aylarca yıllarca defalarca lanse edilen Fethullah Gülen, Nüfustaki yaşını büyüterek on yedi yaşında devlet Memuru oluyordu. Böylece hak etmediği halde bir başka yaşını doldurmuş ve/veya hak etmiş insanın hakkını yiyordu. Ve bu yetmiyormuş gibi üç sene öncesinden de hakkı olmayan maaşı cebe indirmeye başlıyordu. Başlıkta da dediğimiz gibi; Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?



Sonuç;



M. Fethullah Gülen hakkında uzun bir süremi alan bu araştırma neticesinde şunu gördüm ki; M. Fethullah Gülen Nur cemaatinin lideridir. Büyük bir sermayeyle burayı Amerika’da rahat koltuğundan salya sümük yönetmekte Asya Finans gibi büyük bir kuruluşun üzerinde iyice yükselmekte, yurt içinde ve yurt dışında açtığı okullarla gücüne güç katıp asli hedefine doğru adım adım yaklaşmaktadır. Asli hedefi nedir peki? Üstadı Said-i Kürdi (Said Nursi – Bedüizzaman) dan aldığı mirası ve onun intikamını almak için Türkiye Cumhuriyetinin temeline dinamit koyup tarumar etmektir. Araştırma hedefim buydu.. Bunu ispatlamaktı… Ancak gördüm ki bu zaten ayyuka çıkmış… Bu konuda yazılanlar, çizilenler, hazırlananlar ve devlet raporları köprü olsa buradan Amerika’ya köprü olur… Ancak ben okuduğum her Hocaefendi kitabında şunu gördüm; M. Fethullah Gülen KENDİ ARAPÇA VE ANLAMSIZ KELİMELERİYLE, UYDURMA HİKAYELERLE; KENDİNİ İNSAN ÜSTÜ GÖSTERİP BU ÜLKENİN TEMİZ KALPLİ ÖZELLİKLE GENÇLERİNİ SONRA ESNAFLARINI VE TOPYEKÜN BAKILDIĞINDA İNSANLARIMIZI GİZLİDEN GİZLİYE KANDIRMAKTADIR… Bunun dışındaki siyasi görüşlerin, tartışmanın hiç gereği yok bırakalım bunu bu konuda ki uzmanlar yapsın… Biz ise en sıradan ve orta sınıf zekamızla M. Fethullah Gülen’in yukarıda açıklayıp kendi kitaplarıyla kendi yazılarıyla kendini yalancı çıkarttığı metinlerle onun ne denli bir kişilikte olduğunu göstermekle kalalım…



Taktiri sizlere bırakıyorum….

2 Kasım 2009 13:57
Taze Mezun
karalciz burayaaaaaa:))
saygılar abi:))
2 Kasım 2009 13:57
Ahmet Behcet
bu kadar uzun yazıyı kimse zahmet edipte okumaz bence
2 Kasım 2009 13:59
karalzic



erq demis ki:
bu kadar uzun yazıyı kimse zahmet edipte okumaz bence



ya tutarsa...
2 Kasım 2009 14:01
karalzic



sociélogîst demis ki:
Daha farklı bir kaynak için Kanla Abdest Alanlar adlı kitaba bakınız...



Benimde yararlandığım baş kitaplardan biridir <Kanla Abdest Alanlar>...

Teşekkürler...
2 Kasım 2009 14:01
Cab Bar
Salya sumuk aglmakliyim su an
2 Kasım 2009 14:09
Astiyag Keyaksar
Fethullah hocanın,kendi hocası ve ustadı olan,Saidi nursi tarafından red edildiği ve mekanından kovulduguna dair bir bilgi duymuştum...
dünyada örneği yoktur...
2 Kasım 2009 14:15
karalzic



astiyag_keyaksar demis ki:
Fethullah hocanın,kendi hocası ve ustadı olan,Saadi nursi tarafından red edildiği ve mekanından kovulduguna dair bir bilgi duymuştum...
dünyada örneği yoktur...


Dünyada örneği yoktur derken???
2 Kasım 2009 14:22
karalzic



johnny bravo demis ki:
karalciz burayaaaaaa:))
saygılar abi:))


Melih sen misin kardeşim?
2 Kasım 2009 14:23
Taze Mezun
emeğe saygıdan ötürü artı verdim
ama cümle alme beni siksin ki o kadar uzun yazıyı okumam:))
2 Kasım 2009 14:24
Ahmet Özdemi®lek
maradona maradona kurban olam yaradana
2 Kasım 2009 14:25
Astiyag Keyaksar
Kendi hocası tarafından red edildiği halde,hocasının mirasına sahip çıkmaktır.kastım.
tabi senin yazınada bir eleştiri.saidi nursiyi ve hayatını iyi inceledim,said nursi ile fethullah gulen arasındaki ilişki benle senin arandaki ilişki ve dostluktan daha zayıftır.Fettullah hoca acıkca ve net bir şekilde sölemek gerekirse,bilim hırsızlığı yapmıştır...
1 2 3 4 5 7 8 9