O beni buldu.
Bense sadece bulundum
Adi Ece'ymis öyle söyledi,
Çok güzelmis, çok alimli,
O beni buldu.
Geldi... sadece...
Geri koyacak sandim ama..
Beni aldi.. götürdü..
O beni buldu.
Evinin en gizli kösesine koydu beni
Kimsenin bilmedigi en kuytu köseye.
Canim sikiliyor.. yüregim de..
Sanirim beni geri götürmeyecek.
Ama kendi bilir
Adi ece'ymis ece dedim ya
Soyadi mi?
Bilmiyorum...
.
YILMAZ ERDOĞAN
9 Mart 2007 18:42
comandante
ben bu şiirini ilk kez okudum. Gerçekten çok güzelmiş.
EDİT :Bu arada ''bana'' kısmını görmeden yazdım yorumu :)) ilk kez okumamın sebebini de çözmüş bulundum :))
19 Mart 2007 22:27
alakayamaydonoz
BAŞKALAŞAN AŞK
Adını anmak güzeldi
Dost ağızlarda sana dair cümlelerin
Islatılması...
Adını anmak...
Yüksek sesle, kimsesiz gecelerin düşsel
Avuntularına sırt çevirip senden söz açmak...
Biraz gülünç, biraz sitemkar...
Güzeldi...
Adının Türkçe’deki yankısı özeldi...
Seninle yoğurt yemek, kendi kanlıcalı,
Sülalesi kandilli yoğurtçunun mekanında...
Denize amors durup, yüzüne
Cepheden bakmak güneşli bir mavilikte....
Güzeldi..
İpe sapa konuşlanmaz bahanelerle elini tutmak,
Yüzünde
Yüzyıllık bir hasreti gidermek güzeldi...
Güzeldi'li geçmiş zamanları düşünüyorum
Şimdi...
Cümlelerimiz öznesiz...umursayan yok
Kanlica'daki yoğurdu...
Ve eşikteki öpücük, tarih bilinci olmayan bir
Aşkın mührüdür artık...
Yılmaz Erdoğan |
9 Mart 2007 23:41
geronimo
şiir değil ama güzel bir yazısı..:
İnsan kaç yaşında olursan olsun, hâlâ aşık olabiliyorsa, hâlâ telefonda saçma sapan bir konuyu bir buçuk saat konuşabiliyorsa, hâlâ bir çift yakıcı göz ve korkutucu eda karşısında yüreği saklanacak delik arıyorsa, hiç korkma gençlik yerli yerinde demektir.
.................................
İnanırım ki her yazarın boynunun borcudur kendi kuşağı hakkında bir şeyler yazmak.
Bu yazı otuzlu yaşlarına varmış olanlar ve onları merak edenler için yazıldı.
Sınıfın en güzel kızının kendini aslında hiç de öyle zannetmediği ve buna benzer başka nedenlerden ötürü hakiki güzellerin, sınıfın ikinci liginde mücadele verdiği yıllardı.
Bazı bazı çok cesur, hatta tam tabiriyle sadece sempatik değil aynı zamanda yırtık çirkinler şans bulabiliyordu güzel kızlar arasında. "Çirkinliğinden" hoşlanmayan ama bunun utanılacak bir şey olmadığını düşündüğü için güzelleşen bazı arkadaşlarımız vardı ama genel kategoriler şu şekilde oluşuyordu benim çocukluğumda :
Güzeller, çirkinler, bir de bunlar.
Ben "Bir de bunlar" grubuna dahildim.
Daha çok asılmak zorundaydı işe, "çirkin ama zeki" erkek!
Onun işi daha çok vakit istiyordu... Bir insana kendi fiziksel güzelliğini, yakın planda on saniyede anlatmak mümkün ama zekâyı ispat için en az yarım saat şart.
Aslında erkekler de, kadınlar da sonsuza dek şu üç gruba ayrılacaklar : Durunca Güzel Olanlar, Konuşunca Güzel Olanlar, Durunca da Konuşunca da Güzelliğini Muhafaza Edenler! Bu üçüncü gruba dahil olduğunu düşündüğümüz kadın ya da erkeğe aşık oluruz zaten. Ta ki o kişi kategorisini değiştirir, (gerçekte ya da bizim gönlümüzde) o zaman aşk biter. Ve bu durum değişmez, yirmisinde de otuzunda da ve sanırım ötesinde de...
Bir güzeli çirkin yapmaz kısa boylu olmak, ama bu irtifadan utanmak yapar!
Bütün yakışıklılar beyinsiz değildir elbet, ne de bütün güzel kızlar aptal. (Bu onların o sıra üstesinden gelemedikleri bir önyargıydı. Ama önyargılar önemliydi ve hâlâ da öyle... Ama bir şey, zaten bir "ön yargı" haline gelmişse bir toplumda, oluşmasına sebep olan her şey doğru değildir ama en az birkaç mantıklı gerekçe vardır aralarında. Çünkü fiziki güzelliğe fit olmuş ve cehaleti bir bayrak gibi en güzel organına çengelleyenler var güzel vatanımın güzelleri arasında. Bunların hepsi de meşhur değil üstelik.
Bizim sınıfa dönelim...
Hep daha az sevgili başvurusu yapılırdı sınıfın güzeline... "Bize bakmaz oğlum bu kız" lafıyla eğitilmiş son kuşağın insanları otuzlu yaşlarındalar artık. Şimdi güzel bir kızın karşısında hissedilen, erkeği çirkinleştiren o eziklik, o korkaklık giderek azalmakta.
Kadın, hızla sevilmeye muhtaç şahane bir canlıdır, çoğu zaman korktuğunda. Korkak bir erkek ise mide bulandırır!
Üstelik bu korkaklık hayata karşı değil, sade bir çift göze karşıdır.
Ama benim de bünyesinde büyük bir şerefle yer aldığım bir kuşak, yani şimdi otuzlu yıllarını yaşayanlar, otuz kelimesinin telaffuzu sırasında ağızdan çıkan belli belirsiz, seçimsiz bir tozun etkisinden midir bilinmez, ince bir soğukluk hissetmeye başladılar doğum günü kutlamalarında.
Ben otuz dört yaşındayım.
Amcalarım 12 MART'ı iyi hatırlıyorlardı, ben de 12 EYLÜL'ü hiç unutmadım.
Otuz'a hafif tozlu dedim diye hemen bozulmayın yaşıtlarım, bana yakın küçüklerim, bana yakın büyüklerim, otuz hiç kötü değildir; o tozu attıktan hemen sonra... Demek toz tutmasına izin vermemek lazım ya da yirmili yaşların sonu bu kadar tozlu yaşanmamalıydı diyelim.
(Aslında hep merak ederdim bir pazar yazısını çarşamba günü yazanlar o gün pazarmış gibi yaparken "evet bugün keyifli bir pazar günü" diye başlayanları diyorum, tam nasıl hissederler kendilerini diye. Pazar günü meselesine çok girmeyince o kadar yalan olmuyormuş neyse ki...)
Kısacası bizim sınıfta durum şuydu kabaca :
Sınıfın en güzel kızı, hiç haketmediği saçma bir yalnızlığı paylaşmayı sürdürürken sınıfın en zeki çocuğuyla (ama korkak, ama çok güzel bir kadının gözlerinin tam içine direk ve uzun bakabilmişlik yok daha hafızasında), arada kalanlar dengi dengine idare ediyorlardı vaziyeti.
Her güzel kızın mutlaka bir "çirkin" yakın kız arkadaşı vardı mesela. Aralarındaki ilişki mükemmeldi. Güzel güzeldi, çirkin de çirkin. İkisi birbirlerinin alanına girmedikçe ya da daha fenası "çirkin" güzelleşmedikçe, aralarındaki uyum bozulmuyordu.
Onu kıskanmak yerine kıskançlığını güzel bir arkadaşlık içinde sürdürmeye karar vermişti "çirkin" olan. Ya da "çirkin" rolünü kabul eden... Çirkin arkadaşların işi güzel için yapılan başvuruları almaktı... Bazılarını tavsiye ederek, ballandırarak, bazılarını ise yarım ağız iletirdi güzel'e! Güzel eğer çok güzelse bizzat muhatap olmazdı bu işlerle!
Çirkinin de, aşık olduğu "yakışıklı" bir çocuk vardı yan sınıfta ama bu mesele fazla konuşulmazdı. Güzelin lise medyasındaki aşk hayatı öyle çok vakit alıyordu ki...
Ama onlar arkadaştılar. Birbirlerine sarılıp ağlarlardı bu insanlar. Ve ortada sahte bir şey yoktu. Biri güzelliğine diğeri çirkinliğine ağladıklarında, ikisinin de yüzünde aynı ifade oluyordu. İkisi de çok güzel çocuklara dönüşüyorlardı.
Hep bir şekilde, bir öğretmen hatırlatırdı, yan sıradaki arkadaşın mesela Çorumlu olduğunu. Zira biz çoktan unutmuştuk. Dikkate almadığımızdan değil, arkadaşımızın doğduğu yeri, onunla aramıza mesafe koymak istemediğimizden...
Biz hiçbir yakın arkadaşımızı kimseye şöyle tanıştırmayız : Tanıştırayım anne, bu çok yakın bir arkadaşım Erzincanlı Necati! Şimdi Necati bize Erzincan folklorundan bazı örnekler sunacak. Ben de kendisine Hedikli oyununda bir müddet eşlik edeceğim!
Artık durum değişti.
Uyandı sınıfın güzel kızları.
Son verdiler saçma yalnızlıklarına. Güzelim ve bunun farkındayım, üstelik kıymetini de biliyorum... Gerçi bazısı daha kalabalık ve daha saçma yalnızlıklara ulaştı ama çok şükür bütün erkekler ve kadınlar biraz daha kendine güvenli doğuyorlar artık. Vatanımın artıları hanesine yazılsın bunlar...
Kendi kuşağıma belki biraz erken bir uyarı olacak ama, sakın "zamane gençliği" gibi saçma tabirleri katmayın hayatınıza! İçinde olun ZAMANE gençliğinin, neden dışında kalasınız ki?
Hep üzerinizde taşıyabileceğiniz büyüklükte bir GENÇLİK bulundurun yanınızda.
Can Yücel öldüğünde hepimizden daha gençti. Hâlâ ağız dolusu küfür edebiliyordu uluorta memleketin ortasında. Adliyemize bile mizah uğruyorda sayesinde, saçma bir dava ama güzel bir fıkra bırakmadı mı gerisinde?
Bedenin tüm sarkmalarını beynin kıvrımına, güzel bir hayat hikâyesi, bir ders, bir hediye olarak gören insanlar yaşlanmazlar.
Ya da şöyle söylemeli; kaç yaşında olursa olsun, karşıdaki kişi ya da kendisi hâlâ aşık olabiliyorsa insan, hâlâ telefonda saçma sapan bir konuyu bir buçuk saat konuşabiliyorsa, hâlâ bir çift yakıcı göz ve korkutucu eda karşısında saklanacak delik arıyorsa yürek; hiç korkma, gençlik yerli yerinde demek!
Otuzlu yaşlarına gelmişler için oturdum bu yazıyı yazmaya ama gördüm ki bugün doğan bebekler de benim kuşağımın içinde, yarın doğacak olanlar da...
O zaman dedim, her yaştan yaşıtlarıma, her gün dünden daha güzel olmaya çalışan herkese, beklenmedik, hatta yersiz, zamansız bir doğum günü armağanı olsun bu yazı.
İyi ki doğdunuz her yaştaki yaşıtlarım, iyi ki doğdunuz...
Yılmaz Erdoğan
19 Mart 2007 03:28
geronimo
biz millet olarak olaylara geniş açıdan yaklaşamıyoruz sanırım..öncelikle kişisel beğenilerin olmaması genel bir yargıya varmayı getiriyor beraberinde..sen sevmezsin birçoğu sever..burada senin şiir anlayışın sorgulanmalı sen kalkmış başkalarınınkini sorguluyorsun..ahmet haşimi,ahmd arifi okumayan bir adam yılmaz erdoğanı okumaz zaten..şiirle hiç ilgisi olmayan biri hele hele hiç okumaz..o saçma sapan dediğin şair ne bir pop yıldızıydı zamanında ne de film artisti..o bir yazar..o iyi yazdığı için yılmaz erdoğan oldu..ve sen sadri alışıkla kıyaslıyorsun..e zaten sırf buna bakarak olayın yanlış yerlerde olduğunu anlayabiliriz zaten..
banshee demis ki:
Yılmaz Erdoğan'a gıcık kapmam ama be kardeşim bırak şu kağıt kalemi, popülersin diye bak insanlar senin saçma sapan şiirlerini seviyor. Sen git bir oyun yaz, ne bilim senaryo yaz, yönetmenlik yap;ama şiir de yerin yok. Populer diye insanlarımız şiirlerini sevip okudu;ama ona bin basıcak yazarlarm şiirlerini okumadan. Bir tane daha vardı bu yılmaz erdoğan gibi, Sadri alışık'ın oğlu. O da beceriksiz ama insanlar geberip geberip diriliyorlar. Populer olmak lazım efendim....
21 Mart 2007 02:50
seytan ucurtmasi
Sus pus olmuş, puslu bir İstanbul'muydu yüzün, yoksa
çok bildik hüzünler mi taşınmıştı yüzüne
Dolmabahçe da çay tadında....
Divit ucuyla yazılmış bir aşkın sureti vardı avuçlarında,
tarih bir başka iklimin kıvamını gösteriyordu.
Ben rehnedilmiş yelkovan gibi... hani akrep'i seven ama
yüreği takvim yokuşlarında...
Sinemada elinin elimde terleyişinin bir anlamı olmalı,
sesinin sesimde yankılanmasının... sanki perdedekine
üzülmüş ya da sevinmişsin de tesadüfen akmış yüzün
içime... Yalan! Sen perdeye bakıyorsun, fikrin benim
seyir defterimde.. ve ben amerikanca bir filmi kürtçe
seyrediyorum...
Kadın Beyoğlu'nun bir kış akşamında,
üstündeki deri montun sahibine küs, soğukluğundan
muzdarip yürüyordu... Adam da... Yürümek hiçbir şeyi
çözmüyordu, bazı Aralık akşamlarında... Parmağında
yaralı bir öyküyü taşıyordu adam... Kadının yüzünde
bir hüzün... Hüzünlü aralık akşamında bir yüzük...
Yüzüğün yüzünde dünya güzeli bir kadının kehaneti...
... Soğuğun ve karanlığın vehameti!
Hayatı, bir başkasının pantolonu gibi, küçültülmüş,
daraltılmış... İlk sahibinin o pantalonla yaşadığı şeyler,
yani pantalonu pantalon yapan anılar, bazı ilkbahar
bereleri yüzünden yapılan yamalar, ter tüketen
yazlar... Hepsi daraltılmış... Yaşananlara bir beden
büyük geliyor artık hayat!
Bir aşkı paylaşmak için çok geç, bir paylaşıma aşık
olmak içinse erken... Beni sevda yerimden vurdu yine
zaman... Şimdi sana söylenecek tek cümle:
Bende sana yetecek kadar ben kalmadı...
13 Nisan 2008 23:59
uysalhan
sevmek; bir halkı sevmekse, aşk o zaman sevmekmiş..
düşünmeye gerek duymaksızın, sürekli nakarat olarak söyleyip duruyorum bu dizeyi..
114 Nisan 2008 00:01
ıssız
durup dururken yabancı dillere çevriliyor en sevdiğim şarkılar
işte böyle herkes bilince ben de soğuyorum sevdiğim şeylerden
ki insanlar bi boktan haberleri olmasa da bilirler hep
yılmaz erdoğan ilk önce şiir yazmaya başlamıştırdiğer işler arasında
bu şiirlerin çoğunu da 96 dan önce yazmıştır
14 Nisan 2008 00:25
ceydas
bıraksın bu işleri
14 Nisan 2008 12:23
heyulæ
severim güzel şiirleri var
9 Eylül 2008 02:11
ıssız
Bir dal düştü elimden yere, ağaç sustu. Bense, sanki yaprak konuşan, dal susan ağaçla sırnaş, yanımda iri göğüslü, küçük burunlu bir düşle sarmaş, oturmaktayım. Diyorum ki,
— Ne güzel, gömleğinin üst düğmelerinden birini açık unutman... Ve oradan sütyen kıvrımının görünmesi.
Diyor ki,
Ben bir düş’üm. Pornografiye dönüştürme beni. Benim için fark etmez ama şiire ayıp olur. Düğmeyi iliklememi istediğin zaman, iliklenmiştir artık. Ama bunu niye isteyesin ki. Senin düşünü kim görebilir?.. İnsan düşlerini bile paylaşamıyor, yazık.
Mor dalgalarından sual olunma yenilgisine tünemiş kırılgan deniz. Kayık tıkırtısının şiiri. Ve her anlaşılmaz cümlenin içinde var olan ve hep yalan yere edilen yeminler... Kimi neye benzettiğini bilmeyen tasvirler.. Sebep ve sonuçlarıyla anlatılamayan bir yığın şeyin arasında düş kuran ben...
Düşmüşüm, haberim yok. Nerden düştüğümün bilincinde değilim. Kendine teslimiyet bir şarkıdan belki de. Ki rast makamında, bir şeylerin küflendiği duygusuna kapılırım hep. Türk Sanat Müziği engelliyim.
Diyorum ki,
-Seni ellediğim için kızmıyorsun ya bana?
Diyor ki
-Ben bir düşüm. Senin. Elleyemezsin. İnsan kendi düşünü bile elleyemiyor, yazık.
Kızıyorum ki,
-Bana, düş’üm deyip durma. Zaten düşmüşüm. Biraz gerçek davranamaz mısın. Sömürü kadar mesela… Elle tutulur, gözle görülür bir açlık kadar olamaz mısın? Görüyorsun zor durumdayım. “Ben düş’üm” süz cümleler konuş benimle.
Daracık tefecik, fermuara stres, streç bir kot giymişsin. Lastik ayakkabılar hesapta yoktu. Seni seviyorum. Aşkımız hasır altı edilmiş, enflasyonist duygular yığını. Emisyon hacmimiz daralıyor. Ememiyoruz.
Diyor ki
—Ne anlatıyorsun sen? Hiçbir şey anlamıyorum.
Hep minareli, ayrıntı camlı camiinin minaresinden, komşunun apış mahremiyetini dikizleyen müezzin, bir dengesizlik ve şehvet anını iyi değerlendirerek aşağı yer çekimleniyor. Ne anlaşılmazdır ki, henüz yere düşmemişken daha ortada fol yok, yumurtanın birazı rafadanken ölüyor. Cenazesine konu komşular gelip dedikodu yapıyorlar. Konu, komşu, dedi, kodu birbirine giriyor.
Saçların kendinden permalı. Kuaför çatlatan bir güzelsiz. Seni daha önce bir yerde mi gördüm, yoksa şimdi mi uyduruyorum?
Diyorum ki,
— Bilmiyorum. Belki bir dolmuşta, bir zahmet şunu uzatabilir misinizleşmişizdir.
9 Eylül 2008 02:13
maniac
favori şiirimdir Ankara,ne zaman dinlesem içim sızlar...
Ankara
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar, buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri sisli binalar...
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya,
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları, ankara' ya öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da,
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme
Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz, şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının -ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitileyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı esmer cesur korkak
çoğu kürt çoğu türk çocuklardık...
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek -bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar.
Bu özelliği kullanabilmek için siteye giriş yapman lazım.
Bu özelliği kullanabilmek için siteye giriş yapman lazım.
Bu başlığı arkadaşlarının inceleyebilmesi için bloguna veya web sayfana ekleyebilirsin!
Başlığın sadece adresini eklemek istiyorsan şu URLyi yazman yeterli:
http://www.ortakantin.com/forum/2812
Başlığı adıyla birlikte web sayfana eklemek istiyorsan, gerekli HTML kodlarını kutunun içinden kopyalayıp kendi web sayfanın kodlarının arasına ekleyebilirsin:
sen de yazmak ister misin?
Binlerce üniversiteli gibi ortakantin'e katılabilirsin. Hemen üye ol!
Üniversiteliler ortakantin forumlarında gündemi takip ediyor, arkadaşlarıyla ve diğer üyelerle fikir alışverişinde bulunuyor ve sınırsızca mesajlaşıyor!
Üye olmak, profilini ve fotoğraf albümünü oluşturmak için buraya tıkla.