ipuçları, yani etiketler; sitede dolaşırken içeriğe kolay ulaşmanızı sağlayacak sözcüklerdir.
bu anahtar kelimeler ile forum başlıklarını, grupları birbiriyle bağlayabilir, kategorize edebilirsiniz.
örnek başlığımız "hababam sınıfı" olsun; iyi ipuçları: mizah,rıfat ılgaz,sinema,kemal sunal,domdom ali,inek şaban,adile naşit
kötü ipuçları: çokkk komikk,bunun adı neydi unuttumm,bi bakar misiniz,çok egleniyorum,pffff
ekleyeceğin ipuçları -adı üstünde ipucu- mutlaka başlıkla ilgili olmalı!
artık bu başlığa ipucu ekleyebilecek kıvama gelmişsindir! bol şans
Aşağıdaki metin [adres=http://www.siyahkahve.com]SiyahKahve.com[/adres] adresinde bugün yayımlanmış bir makaledir. Munich filmi çevresinde, son dönemlerde herkesin diline pelesenk olan Yahudi propagandaları konusunu inceliyor. Sitenin sahibi olduğum için tüm yazılar elimden geçiyor, fakat bazı yazılar daha çok ilgimi çekiyor tabi. Böyle bir akış açısı her gün gördüğümüz türde değil, o yüzden siz de okuyun dedim. Yazarı [adres=http://www.siyahkahve.com/index.php?cmd=6&userid=246]Avi Albohayre[/adres].
"[i]Toplum olarak propaganda kavramına bakış açımızı bir kenara bırakırsak, kavramın başına gelecek bir “Yahudi” sıfatının geniş dimağlarda yarattığı ani ilgiden hepimiz haberdarızdır. Gün boyu gözünün önüne kadar sokan siyasi veya sosyal mesajları görmezden gelme konusunda uzman mertebesine erişmiş feodaliteden bozma demokrasi toplumlarında, Yahudi propagandası görüldüğü yerde başı ezilmesi gereken bir yılandır. Tıpkı Moskof propagandası gibi… Tıpkı misyoner propagandası gibi… İkinci dünya savaşının karanlık Türkiye´sindeki Ramiz karikatürlerinden, sebepsiz zenginleşme örneklemelerine konu olan Yahudi entrikalarına kadar, geniş yelpazede işleyen bir sürecin miras bıraktığı bu şartlı refleks ve buna bağlı olarak bireyde gelişen propaganda avcılığının üretim-tüketim ilişkisine yansıması kaçınılmazdı.
Bu propaganda avcılığının bireysel bir refleksten toplumsal bir trend haline gelişi ise uzun sürmedi. Kitapçı raflarının en ön sıraları Yahudilerin dünyayı nasıl yönetmeye karar verdiklerini, hayatımızda hiç fark etmediğimiz hangi detayların aslında birer Yahudi propagandasının ürünü olduğunu, epik olgular içerisindeki “ihanet” rollerinin neden hep Yahudiler arasında dağıldığını açıklayan kitaplarla doldu. Kitapların yazarlarının ceplerini doldurmaktan başka bir işe yaramayan bu yapay öz savunma, hedef olarak ele aldığı kitlenin büyük çoğunluğunu etkisi altına almaya başladı. Zira karmaşık uluslararası ilişkileri takip etmekte zorlanan, bilgiye her daim aç, ama asla araştırmaya yetecek kadar zamanı ve -kendimizi kandırmayalım- isteği olmayan toplumlarda bilgi, tıpkı yenilen yemek gibi fast food yöntemiyle (zamanımı almasın, lezzetli olsun, ruhuma gıda, maneviyatımı doyurucu olsun) edinilir oldu. Bu akımın insanların bilinçaltlarına yüklediği en yapay unsur mevcudiyetlerinin yegane temeli olan Yahudilerden gelecek her türlü ürünün Siyonist liderlerin protokolleri dahilinde üretildiği ve bu tür ürünlerin tamamının birer Yahudi Propagandası örneği olduğuydu. Bu şartlar altında gelişen propaganda avcılığı, oyun oynamaya gönderdiği çocuğunu arada bir yanına çağırıp terlemesin diye sırtına mendil koyan bir annenin hassasiyetinde nüfuz etmeye başladı film izleyerek veya kitap okuyarak zihinlerini doldurmayı/boşaltmayı amaçlayan insanların zihinlerine.
Bu bağlamda eğlence sektörünün en büyük kolu olan sinemanın bu keskin rüzgarın karşısında direnmesi olanaksızdı. Göz ardı edilen nokta ise propagandanın salt Yahudiliğe veya Yahudilere özgü olmadığı ve yalnızca edebiyatla, filmle yayılmadığıydı. Hayatımızın her bölümünde kendisine mutlaka yer açan bir unsurdu propaganda. Siyasi, dini, toplumsal, ekonomik her türlü iktidar ve erk, hedeflerine aleni veya gizli propagandayla ulaşmayı kendilerine bir yöntem olarak belirleyeli yüzyıllar olmuştu. Kitleleri sürüklemek isteyenin el kitabıydı propaganda. Bir bakanlık türü olarak bile kullanılır oldu dikta rejimlerin en büyük iletişim aracı olarak.
Pek tabi ki Spielberg gibi sinema dünyasındaki Yahudi propagandası akımının lideri olarak görülen bir yönetmenin dünya tarihinin çözümü en çetrefilli sorunlarından biri olan Ortadoğu barışına ilişkin bir film çekince, olanlar olacaktı. Esirlerinin tenasül organlarını kesmekle tarihçiler arasında bile korku uyandıran William Wallace önderliğindeki İskoç bağımsızlık mücadelesini yansıtan Braveheart isimli filmde iyiyle kötünün arasındaki mücadeleyi büyük bir keyifle izleyip sinemadan çıktıkları anda ellerini ve başlarını gökyüzüne kaldırıp “freedooooooooooooom” diye haykıranların ve kendilerini filmde romantik bir şovalye olarak gösterilen Wallace’la ülkü birliğinde hayal edenlerin akıllarına gelmeyen kimi sorular (Neden filmdeki tüm İngilizler kötü? İskoçların hiç mi suçu yok? Bu olayın geçmişine inmek gerekir, geçmişte neler yaşanmış da İngilizler işgal etmiş İskoçya’yı acaba? gibi gibi...) Gelişmiş bir medeniyetin ırksal olarak aşağı gördüğü bir topluluğu sistematik olarak katletmesi üzerine çekilen Schindler’in Listesi’nde büyük hassasiyetlerle sorulmuş; kızgın demirde ısıttıkları “Yahudi Propagandası” damgası Spielberg’ün kaba etlerine cossss diye kondurulmuş; ünlü yönetmen kariyerinin tamamında koltuklara yavaş oturma refleksine sahip olmuştu.
Munich ise tüm filmlerde mevcut olan bazı özelliklere sahip. Tüm filmlerde bulunan bu ortak özellikler, söz konusu hassasiyetin bir etkisiyle propaganda başlığı altında eleştiriliyor. Bunlar: Filmin üç saat içerisinde iletmek istediği mesajı tek bir olayı Pandora’nın kutusu gibi açarak içindekileri etrafa yayması ve bu tek bir olayın öncesindeki süreci es geçmesi (Ortadoğu sorununun gelişimini 3 saate sığdıramadı terbiyesiz); olayı belli karakterlerin bakış açılarıyla yansıtması (ne kadar ayıp); ana karakterlerin (Mossad tarafından görevlendirilen kişiler) ultra hümanist yaklaşımı (Asla ve asla Mossad’dan alınan emir doğrultusunda ve operasyonun selameti için sivillere zarar vermediklerini düşünmeyin, basbayağı propaganda bu. General Maximus mu? Bayılırım!). Yönetmeninin Yahudi olması ve bununla gurur duyduğunu sık sık dile getirmesi... (Taş yok mu taş?)
Bu unsurların birer propaganda mevhumuna mahal vereceğini düşünüp eleştiren bir yüzeyseller sınıfının dışında bir de “şeytan ayrıntıda gizlidir” düsturunu hayat felsefesi yaparak gittikleri filmlerde, belki de yönetmenin bile farkında olmayacağı alt metin öbeklerini keşfettiğini sanıp oltayla mesaj çıkaran kişilerin varlığından da, bu film sayesinde bir kez daha haberdar oluyoruz. Zira bu kişiler bulabildikleri her propaganda partikülünün kendilerini sosyal hayatta “daha zeki”, “daha çevik” ve “daha ahlaklı” kişilere dönüştüreceği gibi tuhaf bir inanca sahiptirler. Bu yüzden izledikleri filmleri yüzlerine oldukça dar gelen gözlüklerle izlediklerinden filmin ana yoluna bir türlü giremezler. “Oha Mossad ajanları bu kadar beceriksiz olur mu? Basbayağı sempati duyalım diye sakarlaştırmışlar, dikkatsiz göstermişler bize adamları!” gibi cümlelerle kendilerini düşünsel zorlamalardan korurlar. Bu iki sınıfa dahil bir sinema izleyicisinin filmden haz alacağını zannetmiyorum.
Film yönetmeninin de ifade ettiği şekliyle “bir barış duası”. İkinci dünya savaşının 21. YY’a bıraktığı, nasıl başladığının yavaş yavaş unutulduğu ve önemini yitirdiği bir kan davasının anlamsızlığını ve bir kısırdöngüye dönüşümünü vurgulayan yaklaşık üç saatlik bir görsel şölen. (Buradan sonraki kısım filmin içinden, izlemeyenlerin bilmemesi gereken bilgiler içerebilir.) Olimpiyat gibi spor karşılaşmalarından çok, barış ve silahsızlanma kavramlarını ön plana çıkaran bir organizasyonda yarışmak için Munich’e gelen İsrailli atletlerin “Kara Eylül” isimli bir örgüt tarafından rehin alınışını daha sonra teröristlerle birlikte hayatlarını kaybetmelerinin ardından, İsrail hükümetinin kararıyla kurulan "İntikam Timi"nin yazgısı anlatılıyor. Filmde bakış açısı intikam timinin üyelerinin etrafından anlatılsa da, hem Filistin tarafının, hem de İsrail tarafının sahip olduğu hemen hemen tüm görüşler başarıyla yansıtılmış. Film’de önemli olanın Yahudi kanının saf ve özgür kalmasını savunan bağnaz görüşlerden, intikam amacıyla öldürülen Filistinli örgüt üyelerinin yerlerine daha kızgın seleflerin gelmesinden duyulan anlamsızlık ve pişmanlığa kadar geniş bir görüş yelpazesi sunulmuş. Özellikle Eric Bana’nın canlandırdığı intikam timinin lideri Avner Kaufman’ın Atina’da konakladıkları bir safe house’da Filistinli mücahit Ali ile girdiği diyalogda her ne kadar eksikler olsa da, her iki tarafın da kendilerine göre haklı (bana göre her ikisi de haksız) nedenleri açıklamaları, filmi izleyenlerin herhangi bir tarafa istikrarlı bir sempati duymasını engelliyor
Filmin tüm bu tartışmalar arasında güme giden ve bana göre en çok göze çarpan mesajı şiddetin şiddeti doğurduğuydu. Küçüklüğünden itibaren dövülerek yetiştirilmiş bir çocuğun, yaşamının ilerleyen bölümlerinde toplumu tehdit edici bir psikolojik altyapıya sahip olabileceği gerçeğine paralel olarak, yüzyıllar boyu süren kıyım ve şiddetin sonraki nesillere daha kuvvetli bir nefreti miras bırakacağından şüphe yok. Filmdeki istihbarat çetesinin başı rolündeki “Baba”nın da belirttiği gibi, tarihin kötü davrandığı kavimler (örneğin Yahudiler) gücü ellerine aldıkları anda geçmişin acı tecrübelerinin etkisiyle daha saldırgan bir tutum takınabileceklerinin belki de en iyi örneği İsrail. Madalyonun diğer yüzündeyse, yaşadıkları insanlık dışı koşulların ve -şiddet eylemleriyle- daha büyük nefretle büyüyen yeni nesillerin vahşileştirdiği Filistin davası… Filmi bu pencereden izlemek ve yönetmenin de belirttiği gibi bu “barış duasına” katılmak, postmodern siyasi mastürbasyon Kurtlar Vadisi Irak’a harcanacak zamandan daha fazlasını hak ediyor.[/i]"
8 Şubat 2006 23:46
soulfly free
" neeeee hollywood yahudi lobisinin elinde miii????
ben senin alnını karışlarım !!!!!!! "
9 Şubat 2006 00:01
abbas
Öncelikle yazı yazan arkadaşın, emeğinden ötürü ve bir çok değerlendirmeyi tek bir yazıda buluşturma başarısından dolayı kutlarım; ikinci olarak da sana teşekkür ederim ki; bizleri böyle bir yazıyla buluşturdun için (Geç yalakalığı diye düşünen bir çok insanı sezer gibiyim, hadi onlara saygı duyayım ve konuyu dağıtmadan yorum yapayım...)
Yazının final niteliğinde olan son paragrafa katılmamak elde değil zaten... Daha önce de belirttiği gibi küçükken şiddete maruz kalan, aşağılanan insanların genlikle piskopatlar çıkıyor... Bunu topluma da yaymak mümkün tabiki, tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi... Hep savaşı öğrettiler, biz de hep savaşarak(silahla kazanabilceğimizi öğrendik)... İşimize de yaradı tabiki, kendi hakkımızı yemeyelim-destansı çılgın Türkler- Ama bir de öteki tarafı var bu işin... Ateşlenen bir fitilin peşinden gitmek oldu bu kimi yerde; ya da arkadaşın belirttiği gibi komplo teorileri, propagandalar üzerine yorum yapamayan, eğer biri bize savaş açtıysa biz de düşünmeden girelim mademe dönebiliyor bu iş... Nasıl olsa birileri düşünür bizi... Ve gereksiz genellemelere yol açtı, tıpkı şu an ki her Danimarkalı hastadır, her müslüman kardeştir...
Ben filmi izlemedim, izleyemedim o yüzden film hakkında eleştiri yapamam... Ne yalan söyliyeyim Kurtlar Vadisi Irakı seyrettim, merak ettiğim bir şeydi, ağzımın payını aldım tabiki, gidip görünce orası ayrı...
Spilberg hakkında yazılanları okudum, ama pek ilgilenmediğim için hiç kendi içimde değerlendirmedim O'nu açıkçası... Doğaldır, yapmıştır, propagandasını, ki yapıyorsa haklı gerekçeleri de vardır mutlaka kendince, hayatını okumadan bilemem, değerlendiremem, ezbere, gelişine bi yorum olur, en başta kendimi kandırırım... Ben de O'na karşı başlatılan bi propagandaya kurban gidebilirim...
9 Şubat 2006 00:14
mursilis ii
yazıda da belirtildiği gibi filmde şiddete karsı alınmıs bi tavır var..özellikle ajan avner ın karıstıgı suikastlerin meşruiyetini sorgulaması gayet hostu.. yunanistan da tanıstıgı, sohbet ettigi ali yle catısmadaki tereddütünü ve operasyonlardan sivillerin de nasiplendiğini gösteren sahneler spielberg onceki filmlerinden gereken dersi almıs dedirtti..
akıcılık peq yok ama bence izlenmesi gereken bi film
Bu özelliği kullanabilmek için siteye giriş yapman lazım.
Bu özelliği kullanabilmek için siteye giriş yapman lazım.
Bu başlığı arkadaşlarının inceleyebilmesi için bloguna veya web sayfana ekleyebilirsin!
Başlığın sadece adresini eklemek istiyorsan şu URLyi yazman yeterli:
http://www.ortakantin.com/forum/2405
Başlığı adıyla birlikte web sayfana eklemek istiyorsan, gerekli HTML kodlarını kutunun içinden kopyalayıp kendi web sayfanın kodlarının arasına ekleyebilirsin:
sen de yazmak ister misin?
Binlerce üniversiteli gibi ortakantin'e katılabilirsin. Hemen üye ol!
Üniversiteliler ortakantin forumlarında gündemi takip ediyor, arkadaşlarıyla ve diğer üyelerle fikir alışverişinde bulunuyor ve sınırsızca mesajlaşıyor!
Üye olmak, profilini ve fotoğraf albümünü oluşturmak için buraya tıkla.