Hayhuy
“Neler oluyor Türkiye’de?” İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da bu soruyu sorarken yüzlerinde öyle bir ifade var ki... Sanki ülkemde siyaseten bir “ucube gösterisi” sürüyor.
Sakallı çocuk, iki başlı adam, denizkızı, üç memeli kadın! Anlamaları çok zor, anlatmak daha beter. Üstelik soru soranların çoğu baştan “doktrine” edilmiş oluyor. Soruları sorma biçimleri bile Türkiye’ye belli bir biçimde baktıklarını gösteriyor:
“Laik militer düzen artık son bulacak herhalde...”
Laiklikle militarizmi, AKP ile demokrasiyi eşitleyen bu söylem, daha önce Türkiye’yi kimler tarafından, muhtemelen defaten dinlediklerini gösteriyor. Belli ki “çalışılmış” yıllardır. Washington Post’tan bir gazeteci “Okulları gezdik” diyor mesela, “Doğu’da...” Sonra başlıyor laik kesimin Türkiye’de ne kadar korkunç olduğunu anlatmaya. Ya da Kürt meselesinin siyasal İslam ile halledilmesinin en doğru yaklaşım olduğunu savunurken görebiliyorsunuz bir İrlandalı gazeteciyi.
Kafalarında belli ki AKP’ye yakın çevrelerce kurulmuş “ayarı” bozmak, Türkiye’yi, Türkiye’nin hakikatine ihanet etmeyecek şekilde anlatmak en fazla yarım saat alıyor ama bunu yaptıkça insan bir şeyin giderek daha fazla farkına varıyor.
Bir ucube gösterisi değil belki ama kesinlikle bir sirkin içinde yaşadığınızı anlıyorsunuz. Bu sirkin içinde gazetecilik yaptığınızı. Bu gün o oldu, yarın öteki oldu, sonra sil baştan bambaşka bir şey oldu...
Bir şeylerin bina edilmediği, sanki kumdan kaleler gibi yeniden, sonra yeniden kurduğumuz bir yer bu ülke. Her seferinde biraz daha özensiz, her seferinde biraz daha yamru yumru. Üstelik belki de sandığımızdan daha yakınız “Harç bitti. Yapı paydos” demeye.
Hep çarpacak bir sonraki dalganın kriziyle yaşanan bu kumdan kalede, kaleyi bir kez daha kuracak kum kalmadı belki de sahilde. Kişisel ömürlerimizin bu yapboz içinde harcanıp gittiğini.
İlhan Selçuk’a, Çetin Altan’a, Hasan Cemal’e hayret ediyorum bazen. Bir ömür bu kumdan kalelerin yapılıp bozulmasını, sonra yeniden aynı şeyi izleyip olup bitenlerle ilgili yazdılar. Olup biten her şeyi açıklayan bir matematiği varsa bu işin, nakaratı yakalayacak kadar uzun yaşadılar, yazdılar. Her dalgada savruldular, yeniden kalenin içinde bir yer edindiler. Var mı bu ülkenin bir tekrarı, formülü? Merak ediyorum artık. Yoksa bu sirki izlerken heba olan ömürlerimiz bir kafasız tekrara mı kurban gidiyor?
Yıpranmak mesele değil. Dünyaya bakan bir insan olarak yanlış yapmaya başlıyor insan dalgalar vurdukça. Öfkeyle keskinleşen taraflardan birine dahil olmaya başlıyorsunuz hiç istemeseniz de.
Elinizde, kendinizi anlatacak yazı gibi bulunmaz bir araç varken bile kendinizi tam olarak anlatamıyorsunuz gürültüde. Dünyaya zaman üstü bir cümle bırakmaya çalışırken zamanla yarışan bu sirkte çember çevirmeye başlıyorsunuz. Çevir de çevir, ömür geçiyor işte öylece. Geriye ne kalıyor? Hiç. Siz gidiyorsunuz sirk devam ediyor kaldığı yerden. Virgül bile atmıyor cümle siz gidince.
Hrant’ı düşünüyorum da... Şimdi ölümüne neden olan TCK 301 bir tarafın Türkiye’ye gelecek “ecnebiye” ikram yapma telaşı, öteki tarafın “Bu ikramı yaptırmayız” diretmesiyle ortada duruyor.
Hrant gidiyor, sirk devam ediyor. Sirkte olmak istemeyenlerin bile sirke dahil edildiği, katılmayanların “çadırın” dışında bırakıldığı Türkiye’de aklı başında kalmak mümkün mü? Sakin ve sağlam kalmak? Sahildeki kayalık gibi...