ana sayfaya dön
ÜYE OL  GİRİŞ 

başlık ara
 
forum
forum > güncel > Ne tuhaf bir anlayıştır bu!
kana mi susadiniz silahlar susmali orhan miroglu hasan cemal savas silah
Sayfalar: 1  2  3  4  5  6  7  8  Sonraki Sayfa >>      şu anda 1 - 12
 
sultanaz!
sultanaz!
Hasan Cemal

Ne tuhaf bir anlayıştır bu, silahlar sustu diye kızıyor!

Ne garip bir ülkeyiz, ne tuhaf bir muhalefet anlayışımız var. Kuzey Irak operasyonu kısa sürdü diye sevineceğimize, neredeyse karalar bağlayacağız.
Oysa askeri operasyon demek, ölüm demek.
Acı ve gözyaşı demek.
Bunu mu istiyoruz?..
Kaç yılda kaç operasyon yaptık. Ne kadar çok kan ve gözyaşı döküldü. Dünden bugüne yıllar yılı şehit cenazeleri kalktı, kalkıyor; taziye çadırları kuruldu, kurulmaya devam ediyor.
Yetmedi mi?
Daha çok ölüm mü?..
Kafayı mı yediniz?..
Bunca yılın getirdiği ölümlerle sorun çözüldü mü?
Hayır.
Adına ister terör, ister PKK, ister Güneydoğu, ister Kürt sorunu deyin, sorun bunca kan ve gözyaşına rağmen orada duruyor.
Hey farkında mısınız?
Sorun hâlâ çözülmüş değil.
Onun için Kuzey Irak’a askeri operasyon bitti diye, silahlar sustu diye öfkelenmeyin.
Böylesi muhalefet sorumsuz muhalefettir.
Silah üzerinden, ölüm üzerinden muhalefet insanlığa sığmaz.
Azıcık duyarlı olmaya çalışın.
Sorunun insani boyutlarını hissetmeye çalışın.
Bakın, Orhan Miroğlu bu yakınlarda ne yazmış Taraf gazetesindeki köşesinde:
“Annem, Batman’ın Raman aşiretindendi. Anadili Kürtçeydi. Ama gelin geldiği ve Kürtçeden başka Arapça, Ermenice, Süryanicenin de konuşulduğu Midyat’ta Arapçayı da öğrenmişti.
Ölünceye kadar da Türkçe öğrenmek ve konuşmak istemedi. Aslında bu inadını, biraz da, ‘dili Türkçe’ olan devletin, ailesinden birçok insanı sürgüne yollaması ve katletmesi yüzünden sürdürüyordu. Annemden Kürtçe ve Arapça öğrendim.
Yasaklanmış diller konusu, bana Diyarbakır cezaevindeki ilk görüş günümü hatırlatır. Görüş süresi çok kısaydı, beş dakikadan bile az.
Kürtçe konuşmak yasaktı.
Tutuklandıktan dört ay sonra görüşe çıkardılar. Çok beklemeden, babam ve annem yaşlarından beklenen bir yavaşlıkla kabine girdiler. Kabini aydınlatan loş ışıkta, sıfıra vurulmuş saçlarım, iyice çökmüş avurtlarım ve incelmiş bedenimle bir hayaletten farksızdım.
Annemin bu görüntüden korktuğunu hissettim. Ayakta duramadı, kabinin içine yığılıp kaldı. Dışarıda ona Kürtçe konuşmanın yasak olduğu söylendiği için, heyecandan titreyen bir sesle babama dönüp Arapça, ‘Hey Orhan vê’(Bu Orhan mıdır?) diye sordu. Babam her zamanki soğukkanlılığıyla, ‘E Behiye huvêvê’ (Evet, Behiye odur) dedi.
Gardiyanlar hemen müdahale ettiler.
Belki de ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorlardı. Yasak Kürtçeye idi. Ama işte yaşlı kadın oğluyla Arapça konuşuyordu. Ama gardiyanlar annemin kollarına girip onu görüş kabininden çıkardılar.
Babam duruma itiraz etti:
- Haydi Kürtçeyi anladık, ama ya Arapça, Arapçayı da mı yasakladınız?
- Arapça da yasak. ‘Türkçe konuş, çok konuş!’ yazmıyor mu burada?
Evet, görüş kabininin hemen üstünde gerçekten böyle yazıyordu:
“Türkçe konuş, çok konuş!”
Bu olaydan 26 yıl sonra, Habur’u geçince başlayan topraklarda bu dil artık ‘resmi dil’ statüsünde. Buradaki Kürt çocukları, yeni bir güne, öğretmenlerine, ‘Roj baş mamosta’(Günaydın öğretmenim) diyerek başlıyorlar.
Kürtçe dünyanın mevta dilleri arasına girmekten ve hem halden anlamaz hem de ‘mevzuat bilmez’ gardiyanların merhametine terk edilmekten son anda ve Kuzey Irak’ta kurtuldu anlayacağınız.
Neler gelmedi ki bu dilin başına.
Öyle inkârlar, asimilasyonla filan açıklanabilecek gibi değil bunlar. Bu dili konuşanların kelime başına şu kadar kuruş ceza aldığı yıllar oldu. ‘Haydê dev, haydê dev’ diyerek şehirlerde ayran satarken, Kürtçe yasağına giren köylülerin, cezayı ödeyecek paraları olmadığı için mallarına el konulduğu zamanlar yaşandı.”
Evet, Miroğlu böyle yazmış...
Eğer yüreğinizi açar ve o ananın ve de bu satırların hissiyatını anlayabilirseniz, işte o zaman silahlar sustu diye öfkelenmez, barış ve demokrasiye açılan yollarda yürümeye başlarsınız.
İyi pazarlar!

kaynak: http://www.milliyet.com.tr/Default.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=500776&AuthorID=63
 6   3 Mart 2008 22:25   mesajın adresini al  
 
cigdém
cigdém
yok daha çok kan dökülsün, bu yetmez.. :((
3 Mart 2008 22:27   mesajın adresini al  
 
üstteki
üstteki
“Türkçe konuş, çok konuş!” hmm ,ilginçmiş..
3 Mart 2008 22:29   mesajın adresini al  
 
kazma tohunç
kazma tohunç
yani, doğru demiş büyük kısmında ilginç bir ülkeyiz

HEPİMİZ ŞÖVENİZ ancak o zaman TÜRKİYE BİZİMLE GURUR DUYAR

çünkü mafyalardan, uyuşturucu kaçakçılarından, tetikçilerden guyur duymaya alıştılar...

Yasin hayaller şunlar bunlar kralken, daha neyle suçlandığını öğrenmek için 1 sene bekleyen insanlar var...

Kanla mutlu olanların kendi kanları akar...
 3   3 Mart 2008 22:29   mesajın adresini al  
 
züreyy-fa
züreyy-fa
 1   3 Mart 2008 22:34   mesajın adresini al  
 
scoobydoowhereareyou
scoobydoowhereareyou
Kürtçe yasağına giren köylülerin, cezayı ödeyecek paraları olmadığı için mallarına el konulduğu zamanlar yaşandı.”

bu kısmı okuyunca aklıma şu hikaye geldi eklemek istedim..

Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı, ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü´nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar.

Altlarında, Nuri Conker´in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece´ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk´ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

Kolay gelsin Ağa!..

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

Kolay gelsin

İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?

Köylü isteksiz konuştu:

Tanrı´nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.

Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?

Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.

Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin...

Köylü güldü:

Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

Kaymakama gitseydin.

Köylü iyice güldü.

Sen de benle gönül mü eyleyon beyim? dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?

Köylü Atatürk´ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.

Kestirip attı:

Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?

Atatürk sordu:

Adın ne senin Ağa?

Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler...

Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.

Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa´ya çıkmış.

Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?

Bilmez olur muyum, beyim?

Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul´a geliyor. Florya Köşkü´ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu.

Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa´mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni...

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın! dedi

Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

Sen ne diyorsun bey? dedi.

Mustafa Kemal Paşa Atatürk´ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk´ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, Senden hoşlandım Halil Ağa dedi.

Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba´ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk´ün canı sıkılmıştı.

Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.. dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

Yahu çocuk, şu Halil Ağa´nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da ´Devlet Baba´ diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

Şimdi dedi: İstanbul´da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa´yı bul, onlara da haber ver.

Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker´e döndü:

Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa´ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. ´Seni sevdi, sana öküz alıverecek´ diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya.

O akşam Atatürk´ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ´dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Atatürk, Bu akşam soframıza efendimiz gelecek dedi. Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk´ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk Buyursun! dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa´nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, Hoş geldin Halil Ağa diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

İşte beklediğimiz, Efendimiz dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa´yı Atatürk´ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker´le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa´yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.

Halil Ağa´ya döndü:

Bak beri, Halil Ağa dedi. Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:

´Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?

Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk´ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:

Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.

Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:

Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?

Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa´nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki...

Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru...

Böyle demedik mi beyim?..

Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri´ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?

Nuri Conker karşılık verdi. Hayır Paşam!..

Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.

Halil Ağa kekeleyerek konuştu:

Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam dedi. Kusura kalma gayri...

Atatürk gülmeye başladı:

Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi...

Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla ´Bırak bu sağarı´ diye bir laf kaçırmışım...

Sofrada gülüşmeler başlamıştı.

Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:

E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?

Halil Ağa İsmet Paşa´nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün...

Atatürk Halil Ağa´yı durdurdu.

Bırak şimdi övgüleri dedi. Ben lafın gerisini getireyim:

Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul´a geliyor, Florya Köşkü´ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu.

Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:

Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..

Atatürk´ün sesi iyice sertleşti:

Beni uğraştırma, Halil Ağa dedi. Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..

Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:

Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya...

Yalnız sağar değil, ´sağarın sağarı´ değil miydi?

Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:

Öyle dedikti paşam, doğrusun!.. diyebildi.

Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

Son soruyu sorayım şimdi dedi. Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.

Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?

Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.

Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla. Halil Ağa birden diklendi.

Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk´ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

İşte bunu demem Paşam dedi. Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!

Atatürk gülmeye başladı:

Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor. dedi. Mustafa Kemal Paşa Atatürk´ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. ´Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek´ demiştin. Halil Ağa´nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

´Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri´ demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim dedi.

Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre´den mi olur, İtalya´dan mı olur, Fransa´dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe´ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi´ne... Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da ´hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok´ derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa´nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana ´sarhoş´ der...

Halil Ağa´nın dili çözülmüştü:

Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer...

Atatürk sordu:

Peki sen de içer misin?

Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..

Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa´ya uzattı:

Hadi bakalım Halil Ağa dedi. Sağlığına içelim.

Halil Ağa, Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk´e döndü:

Yunan´ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem...

Halil Ağa Atatürk´ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk´ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..

Yemek yemedin!..

Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.

Atatürk Nuri Conker´e işaret etti.

Conker kalkıp Halil Ağa´nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk´ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

Efendimizin halini gördünüz mü beyler? dedi. Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında ´adam olmak,´ bize düşüyor!..

Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk´ten
ayıramıyordu:

Halil Ağa´nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa´nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul´da geçiyor. Bunun Van´ı var, Bitlis´i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..
 2   3 Mart 2008 23:16   mesajın adresini al  
 
@' li kurufasulye
@' li kurufasulye
Evet gerçekten de ne tuhaf bir anlayış !! Ortada bir terör gerçeği var. Bunun sorumlusu olan ise pkk. pkk kendisini kürt halkının kurtarıcısı olarak gösteriyor. Oysa pkk değil mi onlara en büyük zulmü yapan. Evet daha fazla asker kanı dökülmesin; ancak bütün terörist kanları dökülsün. Operasyon gerekliydi şahsi kanaatim. Neden mi ? Zoha kampını 1997 yılında 1 gün gibi kısa sürede ele geçiren mehmetcik, bu sefer ancak 8 günde yapabildi. Artık pkk terör örgütü orada kemikleşmeye başlamıştı. Operasyon şehit demek, operasyon para demek vs demek. Ancak bu vatannın toprak bütünlüğü, güvenliği söz konusu ise şehit olmak bir şereftir. Ben, o ya da bir başkası ama birisi şehit olmak zorunda. Bunun nedeni neden devletmiş gibi gösteriliyor. Hırsızın hiç mi suçu yok ? Bırakın artık bu hümanist ayaklarını. Filistinde, Afganistan da zamanında azerbaycan da bosnada çocuklar öldü !!! Nerdeydi o zaman hümanist mantık, nerdeydi insaniyet ? Bu yazıyı yazdığım için beni türk milliyetçisi ve kafatascı ilan edecekler isimleri adım gibi iyi biliyorum. Ancak onlarda kürt milliyetçiliğinden ileri gidemiyorlar. İnsan mensubu olduğu vatanın, ülkenin her zaman en iyi olmasını, bütünlüğünü, güvenliğini ister. Bu gayet normal ve tabiidir. Önemli olan kendimiz yapınca hak başkası yapınca kafatascı olarak nitelendirmemek gerekir.

Kürt sorununu siyasi olarak ele alalım. Çözümün burada saklı olduğunu söyliyenler var. Operasyon çözüm değil diyenler var. Kürtlerin siyasi kanadı kim ? DTP dir doğrumu ? Evet. O halde DTP nin ne bok olduğu belli değil mi ? DTP kürt halkının mı yoksa PKK nın mı sözcüsü ? Önce bunu netleştirelim. Kürt halkı bölücü değil bütünleştirici bir politika isterse ben de arkasındayım. DTP nin bölücü ve terör merkezli tavrı çözüm olacaksa bu çözüm değil ayrıcalık talebidir. DTP nin ne olduğu alelade olarak ortada olduğunu biliyorsak bu parti tabanlı bir siyasi çözüm nasıl gerçekleşir ? Geriye kalan tek çözüm silahlı müdaheledir. Evet sonunda şehitlik var . O şehitler hiç bir zaman ölmez ancak. Şehitlere ölü demeyiniz, zira onlar yaşıyorlardır. Ayetinden hareketle onların nasıl ulvi bir amaç için canlarını ve kanlarını vatan toprağı için bıraktıkları ortadadır. Şunu bütün samimiyetim ve içtenliğimle söylüyorum ve Allahtan diliyorum. Umarım bir gün ben de şehit olurum. Peygamber efendimiz bir sohbetinde derki: Can verdikten sonra cennete gidip dönüp yeniden aynı şekilde ölmeyi isteyen tek bir insan olacaktır: Şehitler !!!!!!!!!

İşte şehit olmak bu kadar ulvi ve değerlidir. Eğer söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Türk milleti bu sözünü yıllar boyunca kanıtlamıştır.

Siz şimdi diyorsunuz ki: O kadar şehit verdik, onları boşverelim DTP gibi pkk nın siyasi kanadıyla oturup anlaşalım. En olmadı kürtlere vatan toprağından parça veya parçalar verelim. O şehitler sormazmı adama biz ne için kanımızı canımızı verdik diye. Bunun vebalini ne ben ne siz ne de hükümet kaldırabilir.

Bütün bu söylediklerimi göz önüne alcak olursam. Siyasi çözüm için önce gerçekten kürtleri düşünen ve bölücü değil birleştirici bir parti olması lazım karşımızda. Ondan sonra ancak bu iş olur. Aksi halde tek çözüm silahlı operasyondur.
 1   3 Mart 2008 23:23   mesajın adresini al  
 
feykoğlufeyk
feykoğlufeyk
iki ucu değil komple boklu degnek...


kirikkalplipalyalço demis ki:
iki ucu boklu sopa
3 Mart 2008 23:23   mesajın adresini al  
 
dr_fb_li
dr_fb_li
bence 270 leş az daha fazla olmalı ben teröristim diyen herkes avlanmalı inde yasıyan hayvandan farkları yok geberselerdi keşke hepsi de
3 Mart 2008 23:37   mesajın adresini al  
 
sultanaz!
sultanaz!
sen doktor mu olacaktın? insan hayatına böyle bakan bir insanı tıp okutmamalılar bence, hipokrat yeminini bi gözden geçir mezun olmadan evvel, bir hümanistten tavsiye
 7   4 Mart 2008 00:07   mesajın adresini al  
 
cici coşkun
cici coşkun

sen hayvan mısın=)

dr_fb_li demis ki:
bence 270 leş az daha fazla olmalı ben teröristim diyen herkes avlanmalı inde yasıyan hayvandan farkları yok geberselerdi keşke hepsi de
 5   4 Mart 2008 00:09   mesajın adresini al  
 
dr_fb_li
dr_fb_li
hayvanlar inde yasıyo şuan gabar da güney doğuda falan mağaralara bakın ben se evimdeyim

ülkeme göz diken kim olursa olsun elinde silahla bize kursun atıyorsa ölmelidir ne yaptıkki pusuda 13 askerimizi kaybettik onlar hayvan değilmi



ha mesleğime laf attın hipokrat yemini edeceğim evet ve yaralı bi terörist gelirse güvenlik güçlerine haber vereceğim ki bi daha bi türk askerine kursun sıkamasın ama dr luk farklı bi şey gene de insan olmasada bana göre tedavi etmek zorundayım malesef diyorum çünki içimden asla öle bi olay gelmiyo
4 Mart 2008 00:24   mesajın adresini al  
 
 
Sayfalar: 1  2  3  4  5  6  7  8  Sonraki Sayfa >>      şu anda 1 - 12

sen de yazmak ister misin?
Binlerce üniversiteli gibi ortakantin'e katılabilirsin.
Hemen üye ol!

Bu foruma yorum eklemek için siteye üye olman veya giriş yapman gerekiyor.

Üniversiteliler ortakantin forumlarında gündemi takip ediyor, arkadaşlarıyla ve diğer üyelerle fikir alışverişinde bulunuyor ve sınırsızca mesajlaşıyor!

Üye olmak, profilini ve fotoğraf albümünü oluşturmak için buraya tıkla.
ortakantin.com bir expodea üretimidir (c) 2005-2008