Sana Uzaklığımız Kendimize Uzaklığımızdır
Tanrıçam;
Kaç zamandır düşünürüm zihnimi ve yüreğimi sana dillendirmeyi; içine sonsuzluğu, evreni, dünyayı, ülkemi her şeyi koyarak dillendirmeyi hep istedim. Lakin kırık zamanlarda yaşıyoruz. Kırık zamanların ahına tutuluruz biz de kırık bir yanımızla. Kırık yanlarımızı sarmanın canhıraş(acı) telaşına düşerken aşk mevsimsiz gecelerde solar ve biz hissetmeden eriyen karların sularına karışır. Ayartılmaktan biraz olsun sıyrılan yanlarımızla kırık zamanlarda ölümsüzleşen bir aşkın arayışına tutuluruz. Gece ve gündüz anlamlarını yitirirken zamanlar tutsaklığa durur artık. Bir soru tufanıdır alır gider bizi sonsuzluğun bilinmezliğine. Sorular tufanından kalan bene yönelik duyargalarımızla birazcık olan aydınlığın hücrelerine tutunmaya çalışırız sonra. Evrenin bilinmezliğinden, dünyanın kandıran anlığından, ülkemizin yitirilmişliklerinden sıyrılarak ölümsüzlüğünden bir nefes, bir umut, bir parça aydınlık içimize çekmek için sana döner her şeyimiz.
Çünkü sen kaç kere gözlerinin ışıldayan magmasında kutsadın bizleri, bilmez miyim! Mavinin karardığı gökyüzünü aydınlatma telaşındaki yıldızlar eşliğinde arşınlarken patikaları kaç kere yeminler ettin sevgilisi olduğun yaşama- yol arkadaşlarına dair? Bilirim acılarda ve zorluklarda büyüttün sınırsız sevgini. Ayaklarının taşımaz olduğu yerde dizlerinle koştun yıkıntıların arasından, soluksuz. Vatansızlığının acısını çocukların yüreğinde, kadınların bilincinde koşarak unuttun. Elinde ölümsüzlüğün tılsımı, tütmeyen sessizliklerden yeşeren otların heyecanının yanında, yıkıntılar arasında kendi yalnızlığına ağlayan bir çocuk lastiğinin çıplaklığınaydı derin bakışların. Kış ayazlarının soğuk kimliksizliği buğday tenine her vurduğunda akışkan bir ırmak gibi doluyordun yüreğimize. Teninden sevda, teninden mor gülüşlü ezgiler, teninden mavi soluklu güzellikler akıyordu soluk benizlerimize. Oysa ne kadar da ıraktık biz? Hiçbir gözün ulaşamadığı derinliğinden uçurumlara yollardık yarım kalan, güncelliğe bulanmış yanlarımızla. Ya sen, yitik ülkenin güneş çocuklarının arayışında yakalamıştın aşk koyaklarını. Gözlerinle konuştun dağlarda, ağaçlarla, toprakla, savaşçılarla. Sen yürürken onlar da yürüyordu seninle, sen coşarken onlar da coşuyordu gözlerinle. Seni ölümsüzlüğüne uğurlarken, yürüdüğümüz gecelerde yıldızlarla konuşurken onlarla aranızda fark yoktu artık. Geçtiğimiz Bakır dağlarının bin bir renkli çiçeklerinden yayılıp yürekleri ferahlatan kokular, senin içindi sadece. Son gidişinin gizemi Rengül topraklarında kaldı. Kucağında kır çiçekleri, saçlarında bir buse gibi dağların mor menekşesi... Ruhunda ölümsüzlükle buluştun doruklarda. En güzel figürleriyle özgürlük dansına durmuştun, doğanın kendisiyle. Aramızda, ruhunu göklere salarak bizlere ışık saçan bir melek gibiydin. Giderken binlerce kez senin adanmışlığında kutsadı kendini Rengül toprakları, Bakır dağı. Seyit Rıza kalesine karşı dururken belki de halkının çektiği acılara-ahlara cevabım büyük olacak diyordun içinden.
Yeni açan bahar güllerinin tazeliğindeki gülüşünün duruluğuyla açılıyordu soluğumuz. Çünkü hiç abartmasız yaşam zerresinden büyük yaşamı yaratansın. Onun içindir ki her toz zerreciğinde, her çiçeğin renginde, her yaprağın damarında, her suyun damlacığında, yerde-gökte, taşta, yaşamın her maddesinde seni ararım. Her karanlıkta güzelliği isimlendiren sen. Her yanımızı ifadesizliğin sardığı, ne yapmak isteğini anlatamamanın yangınına düştüğümüz anda sen ne de güzel anlattın kendini dünyaya; sevdamızı-mücadelemizi ne de güzel anlattın; ne de yüce, ne de kutsal yansıttın.
Ve bu farklılıklarınla yüceldin aramızdan. Onlar, güneşin ışınlarıyla büyüttüğün yüceliklerindi, seni Güneşe arkadaş yapan gerçekleşmendi. Yolculuğunda ölüm ve yaşamın döngüsü dünyadan taşmışçasına evren sınırsızlığındaydı. Her şey, canlı-cansız her şey tanık bu yolculuğuna.
Kendini gerçekleştirmenin sırrını avuçlarında binlerce kez verdin bizlere. Anlama ulaşamamanın trajedisinde yıkanan biz; anlatmak-yaratmak uğruna kendini paramparça etme trajedisinde yüceliğe, erdeme, onura ulaşan sen. Güneşin aydınlığına tutunan yüreğinle, hançerlenmiş ölü ruhlarımızı aydınlık ile tanıştıran da sendin. En sadesinden gözlerin anlattı erdiğin gerçekleri. Uzak diyarların arafatında kaybolan her şey yeniden canlanıyordu sen olunca. Doğumun yıkılmaz ruhunda kilitlenen, kutsal anamızın kadınca yaşayışından harmanlanan ırmaklar gerisi Mezopotamya’nın aşk gücü, yeniden yeşeriyor seninle; öldürülen toprağın derinliklerinde kurtarılmayı bekleyen aşklar senin besininle diriliyor.
Kadının paramparça edilmiş düşüncesini-ruhunu onulmaz acılarla hissedişindi seni zorbalığın duvarlarını yıkmaya götüren; yaşadığımız coğrafyanın kutsallığına erişmen, her adımı anlamlandırman, tarihin ellerinin bugüne ulaşan emeğini duyumsayışındı. Anlaşılamamanın gerçekliğinde yetmezliklerimizi sırtında taşırken...
Hatırlıyor musun yağmurlu bir sonbahar gününde gözlerinde parıltılarla dağlara gelişini? Sonbaharın hüznünde yüreğimize sevinç kattın, tıpkı bir yağmur damlası gibi. Kavgamızı filizlendirmeye hoş geldin Tanrıçam, şimdi her gün gelir oldun artık. Zemherinin kışında kar yağıyor gülüşlerimize. Akışkan değiliz senin kadar. Gülüşünün ırmağında geleceğe yollanmak isteyişimiz bundandır. Ya gönül gözün! Ne kadar da yükseklerde ve yüceydi. Yoksa erebilir miydin gerçeğin özüne? Arkadaşı olabilir miydin yakıcı olan Güneşin? Görmesen de ellerinden tutabilir miydin, yüreğinde sınanabilir miydin? Bununla binlerce yılın yitik ezgisine ulaşabilmenin ahına düşmüşken, kayıp cennettin köreltilmiş bilincimizin zerreciklerinde, karanlıkta durduğunu önce sen keşfettin. Bizlere de sen öğrettin Tanrıçam.
Bizi gözlerindeki manayla nereye götürmek istedin? Sorusu arayışlarımın soru magmasında hep çıkmaya devam edecek. Ne boynumuza günahın kara ilmiğini takarak ne de kandırmanın yüreksizliğine tutunarak sana layık olunmaz bilirim. Arkandan gelmeyi binlerce kez istedim, binlerce an çelişkilerimin dehlizlerinde savruldum belki de. Oysa öyle kolay değildi ki. Gittiğin günler ile bugün arasında hep bir zamansızlığı duyumsuyorum. Zamansızlıkta yaşadığımız bir tarih miydi, bir ışık yılı mıydı? Ya da ölümsüzlük denen kavramın gerçekleşmesi miydi? Ulaşabilir miydik o anlama, bile bilir miydik?
Ama o günün gizemini ise hep yüreğimde sakladım. Asıl gafletim bu gizemi anlatabileceğimi sanmaktı Tanrıçam. Ayırdına vardığım anda fırtınalar kopan benliğimle yaşamın sınanışına, ateşine attım kendimi aramızdaki uzaklıkları eritmek için. Yeniden senden uzaklığım diye tanımladığım ve acıma acı katan gerçekliğimin, kendimin kendinden uzaklığı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Uzaklık diye tabir ettiğim şeyin beynimizi saran ağlardan kaynaklandığını da. Şimdi bu beynimizi saran ağların, aydınlığının zerrecikleriyle biraz daha yıkıma uğradığı ve teker teker koptuğu kıvranışlarımızdan belli. Fakat her şeyim gerçek olan sana dokunmak için sadece. İçimizde seni zorlayan uçurumlarımızı, çirkinliklerimizi, yanılgılarımızı aydınlığınla eritmek için kendimle savaşımdayım. Bilirim yollar karanlık, puslu, zorlu; geçitler tutulmuş. Bir ırmak başında yangınla vurulmuş, savrulmuş bedenler uçurumun bilinmezliğinde, kırılmışlıklarımızda. Bazen çaresizliklerimin boğuntusunda ince bir sınır kalıyor geriye. Yaşamı yaşanılır, uçabilecek kadar hafif kılmakta böylesi bir sınırda tercihi yapabilmekten geçer özgürlüğe doğru.
Bu seslenişim adanmışlık yolunun kanıtıdır. Yakarışımı duy Tanrıçam.
Binlerce yıllık kirlerden arınmak bir sabırsızlık oldu artık.
Yakınlığını duyumsuyorum, ama tanımlayamıyorum.