Zihni dehr elinden her zaman ağlar
Vardım ki bağ ağlar bağıban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbülü terk edeli bu bağı
(Bayburtlu Zihni)
Nazım Hikmet, o meşhur şiirinde Hoca Nasreddin gibi gülen/Bayburtlu Zihni gibi ağlayan der, halk için. Hoca Nasreddin, herkesin malumudur. Peki ya, Bayburtlu Zihni kimdir? Ve acaba, ağlamak deyince Nazım'ın aklına neden Bayburtlu Zihni gelmiştir?
Nasıl ağlar Bayburtlu Zihni, neye ağlar?
Bayburtlu Zihni, 19. yüzyıl şairlerimizdendir. Eserleri üzerinden yola çıkan incelemelere göre, edebiyat tarihimizin kendine has bu şairi, 1797 yılında Bayburt'da doğmuştur. Asıl adı Mehmed Emin olup Bayburtlu Zihni mahlasını kendisi takmıştır. Eğitimi hakkında kesin bir bilgi olmasa da, Erzurum ve Trabzon medreselerinde okuduğu söylenir. Eserlerine bakıldığında da medrese eğitimi aldığı anlaşılır.
1816 yılında İstanbul'a gelip ilk memuriyetine başlıyor. Sonra ardı geliyor ve Osmanlı idaresi altındaki değişik yerlerde çalışıyor. Hopa'dan Akka'ya, Mısır'dan Erzurum'a kadar geniş bir coğrafyada bulunduğunun izleri eserlerinde vardır. Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde Bucak ve mal müdürlükleri yaptı. Ama hiçbir yerde kalıcı olamadı. Çünkü haksızlıklara, yolsuzluklara göz yummadığı için, ya görevinlerinden istifa ediyor ya da uzaklaştırılıyordu.
*
Zihni, gördüğü haksızlığı görmemiş gibi yapmaz. İtiraz eder ve itirazlarını da, hicivleri ile halka taşır. Bu nedenle kendisine heccar yani yergici denmiştir. Bayburtlu Zihni, önce esas olarak bu hicivleri ile meşhurdur. Yaşadığı dönemin en tanınmış saz şairleri Seyrani, Erzurumlu Emrah ve Dertli'yle aynı dönemin şairidir.
Sene 1858 ve Zihni, son görev yeri olan Ünye'de hastalanır. Adeta bir şair sezgisiyle öleceğini hissetmiş gibi, biraz iyileşir iyileşmez memleketini görmek ister. Özlemini gerçekleştirmek için de ilk fırsatta yola çıkar ama, özlemini çektiği Bayburt'a ulaşamadan, 1859 yılında Trabzon-Maçka'nın Kholasa (şimdiki adı Bahçeyaka) köyünde vefat eder. Dönemin koşullarından dolayı, oraya gömülür fani bedeni. Daha sonra, yörede sık yaşanan seller yüzünden de mezarı tarumar olur. Vefakar halkımız sayesinde, Bayburtlu Zihni'nin mezarı 1936 yılında gömüldüğü yerden alınıp, Bayburt'un İmaret Tepesi'ne nakledildi. Ölümü ile bu olay arasında, 77 yıl geçmiş olmasına rağmen, Bayburt halkı içlerinden çıkan bu hiciv üstadını unutmadıklarını göstermişlerdir. Halkın bu denli muhabbetine mazhar olan şairimiz, edebiyatımıza Batıdan bakanlarca yok sayılmıştır. Bu nedenledir ki, okullarda öğrenemedik onu. Nazım'ın en başta anılan dizelerini bilenler içinde dahi Bayburtlu Zihni kimdir sorusunun cevabını bilen yok denecek kadar azdır.
*
Bayburtlu Zihni, memuriyet yaparken seyyah gibi değişik yerleri dolaşmak zorunda kalmıştır. Zira, tanık olduğu menfaatçiliğe, haksızlık ve yolsuzluklara göz yummamıştır. Eğer ki, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım diyerek, haksızlıklara, ortak olsaydı, herhalde bir yerlere Osmanlı valisi olurdu. Ama Zihni, vicdanının sesini dinleyerek, gördüğü haksızlıkları hicivleriyle teşhir etmeyi tercih etmiştir. Bu yüzden de amir ve eşrafın tepkisini çekmiş ve hiçbir memuriyeti uzun süreli olmamıştır.
Zihni'nin hicivleri, haramilerin menfaat tekerine çomak sokar. Yolsuzlukları hicvederken, bunları yapanları hak ettikleri biçimlerde teşhir edip dile düşürür. Kimi edebiyat tarihçileri Zihni'deki dobralığın yer yer küfür sayılabilecek bir biçime büründüğünü öne sürmüşlerdir. Ama zaten, hicvetmenin kendisinde yerleşik algılayışları bozan bir kural tanımazlık, haşarılık ve hoyratlık olması doğaldır. İşte bu nedenle, Zihni'nin hicivlerinde eşyanın adı konulmuştur diyebiliriz. İşin komik tarafı, YÖK üniversitelerinde edebiyat üzerine akademisyenlik yapan kimilerinin, Bayburtlu Zihni'yi küfürbaz sayıp sansürlemeye kalkmalarıdır.
Bayburtlu Zihni, hem halk edebiyatının hece ölçüsü hem de divan edebiyatının aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Şiirlerinde Arapça ve Farsça'yı da kullanmıştır. Ama özellikle koşmaları, halk diliyle yazılmış olmanın sadeliğini hala korumaktadır. Zaten Buyburtlu Zihni döneminde divan şiirleri daha önemli görülüyor olsa da, daha çok koşmalarıyla halka malolmuştur. Koşmalarına hakim olan da memleket hasretidir: Kör olsun gurbetin kahrı bitmedi/Gidemem vatana çilem bitmedi.
Zihni'nin üç büyük eseri şunlardır: Divan-ı Zihni, Sergüzeştname, Kitab-ı Hikaye-i Garibe... Bunlardan Sergüzeştname'nin içinde, dokuz adet destan vardır. Misal; bunlardan Otlakçı Destanında, başkalarından geçinen beleşçi, asalak tipler hicvedilmiştir. Ayrıca, bu destanlarda yeri geldiğinde, değişik bölgelerin yöresel lehçeleri zengin biçimlerde kullanılmıştır.
Kitab-ı Hikaye-i Garibe ise kahramanları ve kurgusuyla adeta roman olmak isteyen bir edebi çalışmadır. Zihni bu eserinde, haksızlığa uğrayan bir delikanlının macerasını anlatır. Düz yazı ağırlıklı yazılmış olsa da, aynı zamanda kaside, mesnevi, gazel gibi manzum bölümler de içerir.
- Vardım ki yurdundan ayak götürmüş... diye başlayan içli koşmasını, 1828 Rus istilasından sonra Bayburt'un yakılmış, yıkılmış hali karşısında söylemişti. Zihni, halkının acılarının sözcüsüydü o felaketler karşısında. Sümbüller perişan güller kan ağlar derken yoksul Osmanlının acılarının şairi olarak konuşmaktadır. Nazım'a şiirinde öyle bir atıf yaptıran da bu yanıydı.
Ama bir yanı daha vardı Zihni'nin. Memuriyet nedeniyle gittiği her yerde, yolsuzluk yapan paşalar, valiler, kadılar ve eşrafa mensup zevat ile takışır. Çünkü yapılan haksızlıklara göz yummaz, bana ne ya da adam sen de demez, yolsuzluğa, hırsızlığa ortak olmaz. Kendisi haram yemez ve dindar görünüp malı götürenleri, haram yutanları da sevmez. Elbette, kılıç ve mühür, böylesi haramzadelerin elindedir. Bayburtlu Zihni'nin ise, sadece kalemi vardır. Ama bu öyle bir kalemdir ki, zülfiyare dokunan hicivleri kılıçtan keskin olur. Örneğin, halkı aldatarak haksız kazanç sağlayan Bayburt Esnaflar Şeyhi için şöyle der:
Tilki gibi inden ine
Hortlak gibi sinden sine
Şeyh her gece biner cine
Zamzamlanır hoş sallanır...
Gece seccadeye yaslar
Döküp her an ağlar
Defterdar Tahsin Efendi hakkında yazdığı hiciv de türünün en kibar söyleyişine sahiptir:
Bir karıştır bacağın bir buçuk endize boyun / Fitne sandıkası şer mahzeni şeytan Tahsin.
Bayburtlu Zihni'nin hicivlerinde soyut anlamda sanat yapma kaygısı değil, somut olarak sosyal adaletçi duygular hakimdir. Bu yüzden hırçın bir heccav sayılmıştır. Doğaldır, zira doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali bir yaşamı olmuştur. Ama başına ne gelirse gelsin, doğruya doğru, eğriye eğri deme özelliğini korumuştur. Misal, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat'ın ilk etapta ülke için hayırlı olacağını düşünmüştür. Ama eski idare çarkının, sürülen Avrupai yağ ile dönmeye devam ettiğini görünce, Tanzimat'ı da eleştirmekten geri durmamıştır:
Bu ne zulüm ne hakaret bilmem
Bu ne halet ne rezalet bilmem
Bu ne adl ve bu ne Tanzimat'tır
Bu ne Kanun bu ne Talimattır.
Bu hicivlerin bize gösterdiği şudur; Bayburtlu Zihni, bir doğru insan olarak gördüğü eğriliklerle uzlaşmamış ve onlarla savaşmış. Sadece haksızlık yapmamakla kalmamış, yapanlara da karşı çıkmış.
*
Hiciv, başka deyişle taşlama, ironik bir dille eleştiri, teşhir ve yargılamadır. Haksızlık ve adaletsizliklerden hesap sormanın edebi bir yoludur. Bir edebiyat biçimi olarak nicedir unutulmuş olsa bile, halkımızın gündelik yaşamında izleri sürmektedir. Kendi zamanı ve mekanında, bu işin üstadı Zihni'dir. Ve denilebilir ki, Bayburtlu Zihni gibi ağlamak, halkı ağlatanları hicvetmektir bir yanıyla da. Ağlanacak hallere gülmeyeceğiz elbette ama, ağlatan koşulları reva görenleri, Bayburtlu Zihni gibi hicvetmek boynumuzun borcudur. Söz ile, saz ile, çizgi ile, yumruk ile, haramileri yerle bir etmek görevdir bize...
Öyle ya; herkes bir başka araçla, bir başka biçimde dile getirir isyanını. Kimi Bayburtlu Zihni gibi şair olup hicivle, kimi Pir Sultan gibi sazıyla, kimi Börklüce gibi kılıcıyla, kimi başka türlü; ama herkesin yaşayıp tanık olduğu haksızlıklara karşı durması, itiraz etmesi, göz yummaması olması gerekendir. İnsanlığımızın, eş deyişle vicdan ve haysiyetimizin olmazsa olmaz şartıdır bu. Bayburtlu Zihni'nin kıssalarından payımıza düşen hisse de budur işte.
***
(www.yuruyus.com)