ana sayfaya dön
ÜYE OL  GİRİŞ 

başlık ara
 
forum
forum > edebiyat > Aşk, felsefe ve reddedilmek
reddedilmek felsefe ask
Sayfalar: 1      şu anda 1 - 10
 
~balım~
~balım~
Biz, doğanın en büyük karmaşasıyız.

Sadece dünyanın değil evrenin sırrını da insanın içinde taşıdığına inanırım ben.

Bu sırrın şifresi de zıtlıklarda, akılla duygunun çarpışmasında saklı.

Duyguları küçümseyen hiçbir filozof o şifrenin kilidini bulamayacak bence.

Sanırım felsefenin çaresizliği de, en sıradan aşığın bile bildiği duygusal kaosu kendi mantığının parçası haline getirememesinde yatıyor.

Her şeyin kendi zıddıyla birlikte varolduğuna inanan o eski öğretinin öğrencilerindenim ben. Evrendeki her maddenin ve duygunun mutlaka bir de zıddı olduğuna inanırım.

Hayat varsa ölüm de vardır.

Gece varsa gündüz de vardır.

Akıl varsa akılsızlık da vardır.

Sevgi varsa nefret de vardır.

Hiçbir şey, zıddı olmadan varlığını sürdüremez.

Filozoflar biliyorsunuz dünya tarihinin en akıllı insanları arasındadır.

Onların sahip olduğu aklı dengeleyecek kadar da akılsızlık her zaman kendine tarihte yer bulmuştur.

Ama işin en hoş yanlarından biri, akılsızlığın bazen aklın tam da dibinde ortaya çıkmasıdır.

Binlerce yıl boyunca hayatın, evrenin, insanın sırlarını arayan filozoflar kendi akıllarının tam zıddı, akılsız bir küçümsemeyle aşk konusuyla hemen hemen hiç ilgilenmediler, insanın en temel duygularından birinin varlığını önemsiz insanlara ait bir mesele gibi gördüler.

Aklın ve mantığın büyüsüne öylesine kapılmışlardı ki duygular álemini neredeyse tümüyle kendi sistemlerinin dışında tutmuşlardı.

Sadece mantıktan oluşmuş duygusuz bir dünyanın sırlarını çözmenin peşine düştüler.

Evrenin bazı sırlarını sezseler de insan onlar için bir sır olarak kaldı.

Aşk konusunu felsefenin sınırları içine çeken ilk filozof Arthur Schopenhauer oldu.

Huysuz ve karamsar bir adam aşkın sırlarını aradı.

Neden filozof olduğunu açıklayan sözleri bile karamsarlığını gösteriyordu:

- Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey... Ben de hayatımı, hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim.

Felsefeyle ilgilenmeye başladığında kendisinden önceki filozofların aşka hiç önem vermemiş olduklarını şaşırarak fark etti ve bu şaşkınlığını da yazıya döktü:

İnsan yaşamında bu denli önemli rolü olan bir meselenin şimdiye kadar filozoflar tarafından neredeyse tümüyle görmezden gelinmesi ve en işlenmemiş, en ham haliyle önümüzde durması bizi şaşırtmalı.

Aslında belki o kadar da şaşırmamak gerekiyordu.

Çünkü aşk ortaya çıktığında mantığı yok ediyor, mantıklı düşünme düzenini parçalıyor, aklın kavrayamayacağı tuhaf bir kaos yaratıyordu.

Felsefenin mantık tutkusu, bu mantıksızlığın kapısından geçemiyor ve bu anlaşılması zor karmaşayı yok saymayı yeğliyordu.

Doğrusu ya birçok filozof eğer bu alana el atmış olsaydı felsefeden ziyade mizaha katkıları olurdu diye düşünüyorum.

Düşünsenize, Saf Aklın Eleştirisi kitabını yazan ve hayatında bir tek kez bile bir kadınla olmamış Kant, Saf Duygunun Eleştirisini yazsaydı nasıl bir kitap çıkardı ortaya.

Bazı filozofların hayatlarına girmemiş olsa bile aşk her yerdeydi Schopenhauer’a göre:

Aşk en ciddi işleri sekteye uğratır, hatta en büyük zihinleri bile karıştırır. Devlet adamlarının müzakerelerine, bilim adamlarının araştırmalarına burnunu sokar. Bir yolunu bulup bakanlığa ait evrakların arasına, filozofların müsveddelerinin arasına, küçük aşk mektupları, saç lüleleri iliştirir.

Aşkın, mantığın düzenini bozan gücünü nereden aldığını merak ediyordu.

Diğer canlılarla kıyaslandığında insanın mutlak üstünlüğünü sağlamasına yol açan mantık neden böylesine kolay yaralanıyordu.

Filozofların hayatın en büyük değeri olarak gördükleri mantık karşısında aşk neden böylesine güçlüydü?

Ve Schopenhauer, mantığın aşk karşısındaki yenilgisine mantıklı bir neden buldu.

Bu huysuz filozofa göre bütün insanlarda bir yaşama iradesi bulunuyordu.

Yaşama iradesi de, insanın doğasındaki hayatta kalma ve üreme güdüsüydü.

Aşk da bu üreme güdüsünden kaynaklanıyordu.

Bütün aşk maceralarının nihai amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından, insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından başka bir şey değildir diye yazıyordu.

Bu üreme isteği bilinçaltımızda saklıydı ve aklımız buna müdahale edemiyordu.

Tam aksine, bilinçaltına saklanan bu güdünün kölesi haline geliyordu.

İnsanlığın devam etmesini sağlayan güdü elbette tek bir insanın mantığından daha güçlüydü.

Peki, bilinçaltında gizli olan bu güdü, aşık olacağımız insanı nasıl belirliyordu?

Niye ona değil de öbürüne aşık oluyorduk?

Neden birine karşı ifadesiz gözlerle bakarken diğeri için hayatımızı altüst etmeye razı oluyorduk?

Bunun da mantıklı bir nedeni vardı Schopenhauer’a göre.

Herkes kendi zayıflıklarını, kusurlarını, türün özellikleriyle farklılık gösteren yanlarını başka bir birey aracılığıyla düzeltmeye, yani dünyaya gelecek çocuğun aynı kusurları taşımasını önlemeye çalışıyordu.

Hepimiz, kendi fiziksel ve ruhsal kusurlarımızı dengeleyip düzeltecek birini arıyorduk farkına varmadan, böylece çocuğumuz bizim kusurlarımıza sahip olmayacaktı.

Korkaksak cesur birine aşık oluyorduk.

Kısaysak uzun boylu biri bizi çekiyordu.

Dağınıksak disiplinli birini seviyorduk.

Aşk, insanoğlunun kusurlarını gidermeye yönelik bir araçtı.

Ama doğanın bize oynadığı bir oyun da vardı filozofa göre, en sağlıklı çocuğu yapmamıza yarayacak olan eş her zaman bizim mutluluğumuzu sağlayacak eş olmuyordu.

Onunla sağlıklı bir çocuk yapıyorduk ama genellikle ruhumuz öksüz kalıyordu.

O yüzden evlilikler çoğunlukla mutsuz birlikteliklere dönüyordu bir zaman sonra.

Gelecek kuşak şimdiki kuşak pahasına yaratılır diyordu.

Çünkü, evlilikte asıl istenen şey, zekice sohbetlerle vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir.

Aşkı, üremenin aracı olarak gören bu yaklaşım, insanların en çok yaralandığı reddedilme konusuna da bir açıklama getiriyordu.

Bazen hoşlandığımız biri bizim isteğimizi geri çeviriyor, bizi sevmiyor, bizden uzaklaşıyordu.

Böyle durumlarda egomuz hırpalanıyordu, kendimizi eksik hissetmemize yol açıyordu.

Halbuki bunun da basit bir nedeni vardı.

O bizim için en sağlıklı çocuğu yapacağımız eşti ama biz onun için en sağlıklı çocuğu yapacak eş değildik, onun bilinçaltı bunu sezdiği için bizi reddediyordu.

Sevilmeyecek biri olduğumuzdan değildi bu.

Sadece o insan için sağlıklı bir çocuk yapmaya uygun bir eş olmadığımızdandı.

Aslında Schopenhauer’ın bu teorisi kendi içinde mantıklı bir yapıya sahipti.

Belki de bu yüzden de çok taraftar buldu.

Bugün bile hálá aşk ilişkilerini üreme güdüsüyle açıklamaya yatkın epeyce insan bulunur.

Ama bu mantıklı yaklaşımı yazarken Schopenhauer’ın aklına gelmeyen başka bir konu vardı.

Eşcinseller.

Eğer aşkın tek nedeni üreme güdüsüyse nasıl oluyor da asla üreyemeyecek olan aynı cinsten insanlar birbirlerine aşık oluyorlardı?

Andre Gide, cinselliğin ve aşkın tek amacının üreme olmadığını anlatabilmek için Corridon adlı bir kitap yazmıştı.

Bir ömürde yaklaşık beş bin defa sevişebilen insanların bunun tümünü üremek için yapamayacağını söylüyordu.

Başka bir güdü daha çıkıyordu ortaya.

Haz.

Hiçbir sisteme girmeyen, hiçbir mantıkla uyum sağlamayan o müthiş duygu.

İnsanı her kim yaratmışsa, yarattığı canlının saf mantıkla anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasını arzulamış.

İnsanın yapısına mantığı yerleştirirken onun yanına da mantığı allak bullak eden duyguları eklemiş.

Schopenhauer’ın belki de en haklı olduğu konu, aşkın felsefenin sınırları içine girmesi gerektiğini söylemesi.

Çünkü aşkı anlamadan insanı anlayamıyorsunuz.

Aşkı da mantıkla çözmek mümkün değil.

İnsan ruhunda birbirinin zıddı olarak sürekli olarak birbirini etkileyen, değiştiren akılla duyguyu, mantıkla hazzı, kuralla kuralsızlığı bir bütün olarak görmeden, bunlardan birini inkar etmenin ya da küçümsemenin diğerini de yok sayıp küçümsemek anlamına geleceğini kavramadan, binlerce yıldır merak ettiğimiz içimizdeki karanlığı aydınlatmak belli ki çok kolay olmayacak.

Biz, doğanın en büyük karmaşasıyız.

Sadece dünyanın değil evrenin sırrını da insanın içinde taşıdığına inanırım ben.

Bu sırrın şifresi de zıtlıklarda, akılla duygunun çarpışmasında saklı.

Duyguları küçümseyen hiçbir filozof o şifrenin kilidini bulamayacak bence.

Sanırım felsefenin çaresizliği de, en sıradan aşığın bile bildiği duygusal kaosu kendi mantığının parçası haline getirememesinde yatıyor.


Ahmet ALTAN
 1   23 Temmuz 2007 11:44   mesajın adresini al  
 
luca leotardo
luca leotardo
Ben bunu okuyana kadar yaslanirim:D
23 Temmuz 2007 11:49   mesajın adresini al  
 
~balım~
~balım~
yaşlanmazsın bee düşün bak doru demiş yazı valla :DD
23 Temmuz 2007 11:51   mesajın adresini al  
 
ülkü özcan
ülkü özcan
ben bile yaşlanırım(:



pyjamus demis ki:

Ben bunu okuyana kadar yaslanirim:D

23 Temmuz 2007 12:27   mesajın adresini al  
 
cık cık
cık cık
bunuda okursam hepten karışırımm
23 Temmuz 2007 14:09   mesajın adresini al  
 
sentinus
sentinus
Mutlaka evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz; kötü çıkarsa filozof olursunuz..
Sokrates

:))
 1   23 Temmuz 2007 19:16   mesajın adresini al  
 
pngen
pngen
evlenecem o zaman ben:DD
23 Temmuz 2007 22:05   mesajın adresini al  
 
spralşeker
spralşeker
ewet çok uzun ama azmettm okudum :)
we yazıyı sewdim.özellikle üstüne konuşabilceim 1şi olduu için we sanırım bende uzun 1şi yazcam :)

Arthur Schopenhauer'un AŞKIN METAFİZİĞİ* kitabını okudum yakın zmnda.
yazıdaki çou şeye katılıorum we tekrar yerine görüşlerimden ek yapiim istedm.
yazıdaki alıntılarda hep AŞKIN METAFİZİĞİ* kitabındandır. kitabın adı kimseyi uzaklaştırmasın içinde ciddi 1 inceleme war,romantizim diil.

eet aşkı ilk ayrıntılı inceleyen we sdc bunun üstüne kitap yazma cesareti gösterendir. we bence diğer filozofların bunun üstünde durmama ndnleri; bunun üstüne inceleme yapmanın diğer filozoflar tarafından 1küçümseme getirecei düşüncesidir.
ama şuda 1 ndn olabilir die düşünmüştüm: insanlar çok tanık oldukları hergün yaşanan, görülen olayları ilk karşılaştıkarı-çocukluk döneminde, toplumdaki bilmemeden kaynaklı öğretme şekli olan *çnk ööle. 1ndni yok* şeklindeki tepkilerle öğrenip sorgulama gereği hissetmezler. bu yüzden aşkın üstünde çok durulmamış olabilir deminki ndne ek olarak...

daa önce aşktan bahseden kişiler-filozoflar- da olmuştur elbet.ama bunnar çok yüzeysel tanımlardır genelde we Schopenhauer bunnarı küçümser.

we daa önce aşkta değinmiş 1kişi olan sipinoza içinde şu denir kitapta:
spinozanın tanımı, aşırı saflığıyla eğlendirici olmayı hak etmektedr: Amor est titillatio concomitante idea causade externae; Aşk/sewgi, dış 1 ndn tasarımının eşlik ettii 1 ürpertici uyarımdır.

eşcinsellik, o dönem için kabuledilmeyen yannış bulunan olduu için buna değinmediini yada belki problem olarak gördüğünü düşünüyorum.ama 1yerde azda olsa bunada değinir ama tam değil. we *artk türün dewamı için gerekli olan mükkemmel bireyi-çocuu- yaratamıcaını düşünen kişinin, kötü 1şi yartmaktansa yaratamıcaı şekilde ilişkiye gireceğini iddia eder.

we Schopenhauer'a göre eş seçimi saf katıksız bozulmamış türü temsil edebilcek kişiye yönelik olur ki yaratılan 1eyde amaca uygun olarak -kendi warlıklarında türün karakterinin en saf we katıksız olanı olabilsin... bu yüzden güzel olan seçilir.

we seçimdeki 2.ndn de yazıda belirtildiği gb kişinin kendindeki problemli olan we çocua geçebilcek-mükemmel yaratımını engellicek- yanları ,birleşimiyle engelleyebilecek kişiyi bulmaktır. bu ndnlede yazıda da sölendii gb problemli görünen tarafın tersini taşıyan 1ey seçilir. kısa kişinin uzun 1iyle olmak istemesi gb..

kitap Schopenhauer'dan beklenilcei gb gayet duygusuz 1 inceleme içeririo olsada iç içe uzun cümlelerdeki tutarlı we karmaşık etkileyicilik bence 1çok kişinin hoşuna gidebilir... okuduğunuzda belki bunnarı biliorum diebilirsiniz ama dönemi için önemli 1 kitap olduu düşüncesindeim(o dönemde aşka dair yapılan inceleme yada yazıların azlıı we yüzeyselliini baz alarak)


ama yazıdaki akılla ruhun çarpışması we başarının bu 2linin birleşimiyle olacaı konusuna pek katılmıyorum.. bazı şeeleri yapabilmek için duygusuz kişiler gerekir. duygular engelleyici olabilir çnk. ama bu kişilerin yaptıklarını sdc zarar makinasına çevirmelerini önlemek için duygularını önplanda tutan insanlarada ihtiyaç war.. yani duygu we aklın birlektelii şartı(?) bence saçma we herkes için gerekli olduu düşünceside...
24 Temmuz 2007 01:29   mesajın adresini al  
 
mavera..
mavera..
ahmet altan etkileyici yazsada Aşk olgusunun hormonlarla olan ilintisini

gözardı etmiş...zaten kaosta buralarda başlar..Aşık olduğun kişiyle yatman

bilinçaltında tezat bir durum oluşturur..buda muhtemelen annemize yada

babamıza duyduğumuz ilk ilgiden kaynaklanır.. Aslında aşkı sadece kişiler

arası değil Doğaya-Evrene olan aşkıda ele almak gerekir..

Doğa sevgisi bütün bunları kapsar, kötü-kaka adamlar, kapitalist baronlar,

kapitalist olmayan komünist baronlar, hepsi, tümü, doğa sevgisinden uzaklaşmışlardır..

doğayı sevmeden insan nasıl sevilebilirki?
24 Temmuz 2007 13:07   mesajın adresini al  
 
3
3
aforizmalar:

1. aşk'ın felsefesi mi, felsefe'nin aşkı mı?
2. reddedilmek olağan bir tanımlamayla korunur insan ruhunda..
3. ruh aşk'a aşıksa eğer, yaradana en yakın olduğu andır..
4. reddetmek, içinde burukluk taşıdığında manasını doğadan alan,
gaia'dan soyutlanmamış bir şekilde, bilinci yerinde ve bir o kadar da sevimli diyebileceğimiz bir kavramdır..
5. felsefe, geçmişle geleceği birleştiren bir aşık gibidir. geçmişe tecrübe, geleceğe kader diyorsak bugün, felsefenin de bir çeşit alınyazısı olduğuna kanaat getirebiliriz..
31 Ağustos 2007 17:10   mesajın adresini al  
 
 
Sayfalar: 1      şu anda 1 - 10

sen de yazmak ister misin?
Binlerce üniversiteli gibi ortakantin'e katılabilirsin.
Hemen üye ol!

Bu foruma yorum eklemek için siteye üye olman veya giriş yapman gerekiyor.

Üniversiteliler ortakantin forumlarında gündemi takip ediyor, arkadaşlarıyla ve diğer üyelerle fikir alışverişinde bulunuyor ve sınırsızca mesajlaşıyor!

Üye olmak, profilini ve fotoğraf albümünü oluşturmak için buraya tıkla.
ortakantin.com bir expodea üretimidir (c) 2005-2008